BAĞARASI FM
  OYHAN HASAN BILDIRKI (Bağarası'nın yazarı)
 
OYHAN HASAN BILDIRKI



Oyhan Hasan Bıldırkı hayatı

10 Haziran 1947 yılında Bağarası'nda doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın'da okudu. Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü (1971) , AÜAÖF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü (1991) yıllarında bitirdi.
İlk görevine Kastamonu-Cide-Şenpazar'da başlayan yazar, daha sonra birçok okulda idareci ve öğretmen olarak çalıştı. Söke İlçe Millî Eğitim Şube Müdürü olarak görevliyken, kendi isteğinin dışında önce Bağarası Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğine, sonra Şırnak-İdil İlçe Millî Eğitim Şube Müdürlüğü'ne gönderildi. Son görevinden vazgeçen Bıldırki, Kuşadası Atatürk İlköğretim Okulu'na kendi isteğiyle gitti. Daha sonra Kuşadası Kaya Aldoğan Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni oldu. Burada çalışırken (1997) emekli oldu.
Evli ve iki çocuk babası olan yazar, 1962'den bu yana Aydın, Söke ve Kuşadası yerel gazetelerinin yanında, ülkemizin ünlü edebiyat dergilerinde (1969) şiir, hikâye ve eleştirileriyle yer aldı. Ahmet KABAKLI'nın 'Türk Edebiyatı Dergisi' hikâyecileri arasında gösterdiği (1) Bıldırki, ilk ününü Hisar Dergisi'nde yayımlanan eleştiri ve hikâyeleriyle yapmıştır. Hisar'da yayınlanan ilk hikâyesinin 'Şeftali Çiçekleri' (2) olduğunu biliyoruz. Türk Edebiyatı'nda yayınlanan ilk hikâyesi de 'Rüyâlar Gerçek Olsa' (3) adlı hikâyesidir. Sırasıyla diğer edebiyat dergilerinde yayınlanan ilk hikâyelerinin de; 'Kaderci' (4) , 'Suç' (5) , 'Günleri Öldürmek' (6) , 'Bir Bıçağın Keskin Ucu' (7) , 'Ömür Geçintisi' (8) , 'Babam' (9) , 'Heves' (10) adlarını taşıdıklarını öğrendik. Bıldırki, bir dergide yayınlanmış olan hikâyesini, yeniden öteki dergilerde yayınlatmayan ender hikâyecilerimizden birisidir.
Çeşitli mahlaslar kullanarak köşe yazıları da yazan Bıldırki, 'Resimli Türk Edebiyatı Devirler, İsimler, Yorumlar' adlı ansiklopedinin yazarları arasına katıldı (1973) .
'Bir Bıçağın Keskin Ucu' adlı hikâyesiyle 'Töre Hikâye Yarışması'nda (1980) üçüncülük ödülü alan yazar, daha sonra 1995 yılında 'Kar Üstünde Kan Damlası' adlı hikâyesiyle 'Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması' seçiciler kurulu özel ödülünü, 1996 ve 1997 yıllarında da, yıl içinde yayınlanan hikâyelerin değerlendirilmesi sonucunda, üst üste 'Aydın Gazeteciler Cemiyeti Hikâye Dalı' birincilik ödüllerini aldı.
Kendisini, başlangıçtan günümüze devam eden Millî Edebiyat Dönemi Hisarcılar Akımı içinde saydığımız Oyhan Hasan Bıldırki'nin ilk biyografisi; 'Mart 1969 tarihinden beri dergimizde eleştirmeleri yayınlanan' sözleriyle başlamakta ve şu şekilde bitmektedir: '1963 yılında Aydın gazetelerinde şiir ve hikâye yayınlamaya başlayan Bıldırki, bu gazetelerde sanat sayfaları da düzenledi. Hüraydın gazetesinde 'Dönülmez Yol' adlı bir romanı tefrika edildi. Aydın Atatürk Lisesi Radyosu'nda üç yıl kadar 'Edebiyat Postası' programını yöneten Bıldırki'nin 'Kördüğüm' adlı radyofonik bir oyunu da radyoda yayınlandı. Şiirlerinden bir kısmı 'Liseden Sesler' isimli bir antolojide yer aldı. Bursa Eğitim Enstitüsü'nde okuduğu sıralarda, altı ay süre ile, 'Bursa'da Zaman' adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. Yayınlanmamış birçok hikâye ve şiiri vardır. 'Gökler Hep Mavi Değil' adlı yeni bir roman üzerinde çalışmaktadır.
Dergimizden başka Hareket, Adımlar, Bursa'da Zaman, Alkım dergilerinde yazıları yayınlanmıştır.' (11)
Seyit Kemal Karaalioğlu, 'Şair ve hikâyeci' olarak tanımladığı Bıldırki'den, 'Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü' (12) adlı eserinde 'Kaderci'den yaptığı şu alıntıyla söze giriyor: 'Anadolu'yu sevmek. Acısıyla, sevinciyle Anadolu'yu sevmek. Ne güzel şey, Tanrım! Onlar gibi toprak damlı bir evde oturmak. Onları uykusundan uyandırıp 'oh, dünya varmış! ' dedirtebilmek... Bilmem, bunu hiç düşündünüz mü? '
Dergâh Yayınları tarafından çıkarılan 'Resimli Türk Edebiyatı Ansiklopedisi Devirler, İsimler, Yorumlar'da da yukarıdaki açıklamalara ek olarak; 'Türk dili ve edebiyatı ansiklopedisi yazarları arasında yer aldı. Oyun ve roman çalışmaları da olan Bıldırki'nin tarihi olaylar ve menkıbeleri konu alan Koçaklar adlı bir kitabı yayınlanmıştır (1975) .' (13) denilmektedir.
Demek ki Bıldırki, çeşitli eleştiri, şiir ve hikâyelerini, başta Hisar dergisi olmak üzere; Fikir ve Sanatta Hareket, Şafak, Adımlar, Alkım, Bursa'da Zaman, Doğuş Edebiyat, Töre, Millî Eğitim ve Kültür, Millî Eğitim, Millî Kültür, Gülpınar, Dolunay, Çağrı, Yiğit Efem, İnanç, Tarla, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Beşparmak ve Sarızeybek dergilerinde yayınlatmıştır. Bu dergilerin dışında, son zamanlarda Yenisöke, Söke Ekspres, Medya, Kuşadası Halkın Sesi ve Söke Esnafın Sesi gazetelerinde de çalışmalarını sergilemektedir.
Radyo ve televizyon çalışmaları da bulunan yazarın basılmış eserleri şunlardır:
Liseden Sesler (Şiir-1964) , Atatürk Aramızda (Seçilmiş Şiirler-1991) Bütün Fidanlar Sımsıcak (Şiir-1994) , Ceylan Gözlüm (Şiir-1997) , Dönülmez Yol (Roman-1964) , Koçaklar (Millî Hikâyeler-1975) , Üçüncü Günün Öğlesi (Hikâyeler-1986) , Bir Başka Şafak (Hikâyeler-1988, 1992, 1994) , Gün Çarığı Sıkınca (Hikâyeler-1990) , Dil Çerezleri (Folklor Araştırmaları-1999) .
Basılacak olan eserleri arasında da; Kar Üstünde Kan Damlası, Kuşluk Vakti (Hikâyeler) , Kırk Küçük İnci (Çocuk Edebiyatı, Denemeler) , Çanakkale Günleri (Çocuk Edebiyatı, Roman) , Bulutlar Pusuda (Şiir) , Sevgiye Susamak (Anı-Mektup) , Köprünün Ötesi (Dış Politika) , Alevden Dostluklar (Eleştirmeler) , Yüzyıla Ağıt (Makaleler) , Ahmet Haşim ve Şiirlerinde Kaçış Temi (İnceleme-Araştırma) yer alıyor.

1-1A. Eleştirmenlere Göre Bıldırki

'Elimize 'Talebe Cemiyeti' gibi bir imkân geçince, 1969'da 'BURSA'DA ZAMAN' adını verdiğimiz bir dergi çıkardık. Aylık, altı sayı neşredebildik, barutumuz o kadardı. Şu anda elimin altında, ilk eserleri bu mecmuada çıkmış olan biri hikâyeci ve biri şair iki dostumun eserleri duruyor. 'Hoş Geldin Huzur' Nadir Ülker'in hikâyeleri; 'Güzelleme' Ali Akmanlar'ın şiirleri. Kadromuzdan, hikâyeci-münekkid Oyhan Hasan Bıldırki de daha önceleri 'Koçaklar'ı neşrettiğine göre, o günkü çevremizden üç sanatkâr bugün sanat dünyamızda yerlerini almışlardır.' (14)
'Oyhan Hasan Bıldırki'nin Sensiz Seninle başlıklı denemesi 'Mensur Şiir' diyebileceğimiz bir 'hava'yı veriyor. Yer yer güzel parçaları var:
'Kırmızı güller yeniden açıyorlar. Dağlarda papatyalar yeniden fışkırıyor. Ruhumda ihtilâl, saçlarında papatyalar var! Biliyorsun Kraliçem, ben sana mecburum işte. GÖZLERİNE MAHKÛMUM BEN.'
Bu paragrafın bir parçası Atillâ İlhan'ın bir şiirinin ismini (Ben Sana Mecburum) hatırlatıyor.
...
Bursa'da Zaman, şiirlere de yer vermiş sayfalarında. Alâaddin Kokmaz'ın 'Kuşlar'ı güzel. O. Hasan Bıldırki'nin; 'Denizlerde gemiler denizlerde gemiler/ bir bekleyiştir ah, tayfaların gözlerinde/ hangi limandadır çiğnenen mendiller/ hangi limanda' şeklinde başlayan 'Meral' isimli şiiri, 'Ben gemilerde serseri bir tayfayım' gibi Atillâ İlhan tipi mısralara rağmen bütünüyle doyurucu.' (15)
'Üçüncülüğü kazanan hikâye, Oyhan Hasan Bıldırki'nin. 'Bir Bıçağın Keskin Ucu'... Oyhan Hasan, yarışmaya üç hikâye ile katılmıştı. Sağlam bir dili olan, yaşayan Türkçe'yi kullanan yazarın bu hikâyesi dış Türklerle ilgiliydi. Hikâyesinde fazlalıklar yoktu, diyaloglar ağır basıyordu. Yazar yerinde çizilmiş tasvirlerle de hikâyesini zenginleştiriyordu. Oyhan Hasan Bıldırki, tipleri bir çırpıda çizivermesi bakımından da başarılıydı.' (16)
'Töre, 1980'i kapatırken bize yeşil bir hikâye sayısı ve üç güzel hikâye bıraktı.
...
Bir Bıçağın Keskin Ucu'nda yine muhacirlik vardır. Fakat bu defa muhacir, düşüncesiyle değil, doğrudan doğruya eski yurdunu görmeye gider. İlk iki hikâyede terk edilmiş eski yurtların mâzideki durumları vardır. Bıldırki'nin hikâyesinde terk edilmiş yurda gidilir ve bugünkü durumu görülür. Buradaki seyahat, mâzide değil coğrafyadadır. Birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmış olan akrabalar, yeğenler iki ayrı düzenin insanları olmuşlardır. Bıldırki, bir iki fırça darbesiyle eski yurdu hasret renklerine boyar: 'Yol, bir uçtan diğer uca, yemyeşil Tuna düzlüğünü kesiyordu. Yolun her iki yanında, sanki dalları Tuna suyuna erişmek, orada bir şeyler aramak ister gibi duran söğütler. Yeşilin en güzeli, göğün saf mavisi ile kucaklaşmak ister gibi. Kuşlar, bana göre gene, gurbet türkülerinin birini bitirip diğerine başlıyorlar. Karşıda, sınırları belli, bir şeylerden ürkmüşler gibi görünen birbirine sokulmuş bağlar, küçük, şipşirin bahçeler... Aralarında bizim bağ da var. Bilmem beni gördüğüne sevinmiş miydi? '
Bıldırki, bundan sonra insana ve düzene döner. Düzenin insan acılarını yüreğe gömen merhametsizliğine. İnsanı ortadan kaldırmak isteyen düzende hikâyeci, insanı yakalar. Yaşareviç'in hüzün gölgelenen gözlerinde, ihtiyar fırıncının rol yapan öfkelenişinde insan vardır. Yaşareviç'in ve küçük kız Zarife'nin korku dolu bakışlarında, düzene uymak için zorlanışlarında yine insan vardır. Küçük Arif'in fırıncıya çıkışında da hür düzenin insanı. Ve Bulgaristan'ın Eskicuma'sında çocuklarını gece yarısı gizlice sünnet ettiren insanlar vardır.
Hikâyenin kuruluşu ve işlenişi zayıf olmakla beraber, Bıldırki biraz çalışma ve titizlikle iyi bir hikâyeci olabilir.
...
Töre'nin yarışmasında derece alan üç hikâyenin yayınlanması üzerine bazı tenkitler çıktı. Hikâyelerin üçünün de dış Türklerle ilgili olması bazı kimselerde bir yadırgama meydana getirdi. Töre'nin hikâye yarışmasına katılanlarda insanî özden ziyade siyasî muhteva tercih ediliyormuş. İki hikâyede dış Türkler konusu, giderek ideolojik olmaya başlıyormuş. Balcıoğlu'nun hikâyesi, ikinci kısmında dış Türkler mevzuundan kurtulmakla doğrudan doğruya hassasiyetimize yönelmiş imiş.
Dış Türkler konusu edebiyatımızda, işlendikçe bir tuhaf olan insanlara sormak lâzımdır. Dış Türkler insan değil midir? ' (17)
Ercilasun'un yukarıdaki yazısında sözünü ettiği tenkitlerin Şubat 1981 yılında 'Yeni Sözcü'de çıktığını tespit ettik. Yeni Sözcü'nün üst üste çıkan iki ayrı sayısında, 'Kültür-Sanat' bölümünde yer alan bu yazıların her ikisinde de imza yok. Yazılardan biri 'Hikâye Yarışması Üzerine' başlığını taşırken, diğeri de 'Üç Hikâye Üzerine' başlığı altında çıkmıştır. Söz konusu yazılardan ilkinde; '... Yarışmaya katılan hikâyelerin büyük bir kısmı dış Türklerle ilgili. Bunun yanı sıra sosyal meseleleri, insanımızın iç dünyasını, günlük ailevi konuları ve mizahi denemeleri ihtiva eden eserler de yarışmaya katılmıştır. Töre'nin hikâye yarışmasına katılan yazarların ilgilerinin dış Türkler noktasında temerküzü dikkate şayan bir husus. Burada 'İnsani öz'den ziyade, siyasi muhtevanın tercih edildiği ortaya çıkıyor.
Yarışmada birinci gelen 'Muhacir Osman' hikâyesi, Batı Trakya Türklerinin acılarını anlatırken, Oyhan Hasan Bıldırki'nin 'Bir Bıçağın Keskin Ucu' adlı hikâyesi de aynı şekilde dış Türkleri konu ediniyor. Yarışmada ikinci gelen 'İstasyonda' da ise, dede ile torun arasındaki yakınlık dile getiriliyor.
...
Töre bilindiği gibi şimdiye kadar roman ve tiyatro dallarında da yarışmalar açmıştı. Adı geçen yarışma, edebiyatımıza, iki romancı kazandırarak fonksiyonunu yerine getirdi.
Bakalım; hikâye yarışmasında derece alanlar da aynı çalışma temposunu sürdürebilecekler mi? Umalım ki, bu yarışma da ötekiler gibi, sanat hayatımıza sürekli yazmayı prensip edinen kalemler kazandırmış olsun.' (18) deniyorken, ikinci yazıda da; 'Refik Balcıoğlu'nun 'İstasyonda'sı ile Oyhan Hasan Bıldırki'nin 'Bir Bıçağın Keskin Ucu'nda ise, dış Türkler mevzuu, giderek, ideolojik olmaya başlar. Hele 'Bir Bıçağın Keskin Ucu'nda bu hal, o nispette ileri gider ki, hikâyeciliğin veya sanat eserlerinin kendi iç mantığı bir anlamda kaybolmaya başlar. Bu tür mevzuları işlemenin en büyük güçlüğü de, aslında burada olmalı.
Tarık Buğra'nın, 'Küçük Ağa'nın başına koyduğu kısa bir açıklama vardır. Orada, Peyami Safa'nın bir görüşünü aktarır. Bu, romanla epope arasındaki farktır. Tarık Buğra'nın Kurtuluş Savaşı'mızı anlatan bir roman yazmak istemesine karşılık, usta romancının verdiği cevap, romanın bir epopeye dönüşmemesini temenni etmek olur. Tarık Buğra'nın 'Küçük Ağa'sı gerçi bir epope olmadı ama, bu yolda yazılmış nice romanların, bir sanatçı için son derece ilkel İstanbul-Ankara, kaçan veya zulmeden düşmanla fedakâr efeler ikilisinden hareket ederek, büyük bir klişecilik örnekleri verdikleri de inkâr edilmez. Ne var ki, bu romancıklar (!) sadece ilk ve ortaokul öğrencilerinin dışında, kimseye hitap edememe talihsizliği ile karşı karşıya kaldılar.' (19) denilmektedir.
'BÜTÜN FİDANLAR SIMSICAK: Daha önce hikâyeleri ile tanıdığımız Oyhan Hasan Bıldırki'den insanı sımsıcak duygularla saran bir şiir kitabı geçti elimize. 'Bütün Fidanlar Sımsıcak' adlı şiir kitabı da önceki hikâye kitabı gibi yine Millî Eğitim Bakanlığından; öğretmen yazarlar dizisi olarak çıkmış.
56 sayfa ve birinci hamur kağıda basılmış eserde üç ayrı bölüm ve 33 şiir yer alıyor. O. Hasan Bıldırki yayın dönemlerinde etkili olmuş çeşitli dergilerde hikâyeleriyle dikkat çeken önemli kalemlerden biridir. Bu kez de karşımıza çeşitli edebiyat dergilerinde okuduğumuz şiirlerini bir kitapta toplayarak çıkmış. 'Bütün Fidanlar Sımsıcak' isminden de anlaşılacağı gibi insanı gerçekten sımsıcak saran duygu ve imaj yüklü şiirlerle dolu bir kitap. Serbest türde yazılmış ve okurken sizi yer yer çiçekler, ağaçlar ve kelebeklerle dolu yemyeşil bir tabiatın ortasına götürüyor ve bir süre olsun dinlendiriyor. Genelde yeşil ve tabiat sevgisinin işlendiği kitabı Millî Eğitim Bakanlığı yayınevlerinden bulmak mümkündür.' (20)
'Doğuş Edebiyat, Nisan ayında muhtevaca iyinin ve güzelin ne olduğunu ortaya koyuyordu. Fikir yazılarını daimi yazarlarıyla devam ettiren Doğuş, şiir ve hikâyede sanata olan susuzluğumuzu gideriyor. 'Günleri Öldürmek' adlı hikâye, O. Hasan Bıldırki'nin. Daha önceki yıllarda Hisar ve Töre'den tanıdığımız Bıldırki, hikâye sahasında devamlı kalem oynatanlardandır.' (21)
'Millî Eğitim ve Kültür sahifelerinde hikâyeleri yayınlanan Hasan Kallimci, Sait Önaçan, Hamdi Yılmaz, Ümit Fehmi Sorgunlu, Nadir Ülker, O. Hasan Bıldırki ayrıca Doğuş dergisinde Günerkan Aydoğmuş, Töre'de Yaşar Asım Oğuztöreli, Millî Kültür'de Kerim Aydın Erdem, Sabahat Emir hikâye zeminimizi yeşerten imzalar.' (22)
'Değerli yazar Oyhan Hasan Bıldırki, 13 hikâyeden oluşan yeni kitabını yayımladı.
Şiir, roman ve hikâyeleriyle tanıdığımız yazar, 'Üçüncü Günün Öğlesi' adıyla yayınladığı son eserinde, güzel bir Türkçe ve sağlam bir olay örgüsü ile kendisini hissettiriyor.' (23)
'Kar Üstünde Kan Damlası yıllardır hikâyeye emek veren Oyhan Hasan Bıldırki'ye ait. Tipik bir Anadolu, kır kesimi olan Kar Üstünde Kan Damlası'nın klâsik bir kurgusu var. Hikâyenin konusu çeyrek asırlık eşekleriyle karlı bir gün kasabadan şehre inmek için yola koyulan baba oğulun bir kurt sürüsüyle karşılaşmaları sonunda kurtlara yenilmeleridir. Bir olay hikâyesi olan Kar Üstünde Kan Damlası yoksul köy insanlarının küçük dünyalarını, hayal ve özlemlerini anlatması bakımından dikkate değer bulundu.' (24)
'Taşrada Çıkan Profesyonel Bir Dergi: ADIMLAR (1970-1972)
Erzurum'da 1958 yılında Hüseyin Durak tarafından birkaç sayı çıkarılan Karasu Kenarında başlıklı dergiden sonra manifestosuyla ortaya çıkan en önemli, belki de ikinci sıradaki dergi, 1969 yılında Nureddin Topçu önderliğinde İstanbul'da kurulan Anadolu Fikir Derneği tarafından, 1970 yılında çıkarılan ADIMLAR isimli dergidir.
...
Mücerred olarak 24, müşahhas olarak ise 19 sayı çıkan dergide 72 şiir, 4'ü Almanca'dan çeviri olmak üzere 39 hikâye yayınlanmıştır. Bir sayıda en çok 7, en az 1 şiir yayınlanmıştır. Hikâyede ise bu rakam en çok 6, en az 1'dir. 24 sayı boyunca derginin şiirsiz ve hikâyesiz hiç bir sayısı yoktur.
...
24 sayı boyunca dergide yer alan önemli imzalar şunlardır: M. Sıtkı Aras, Şerif Aktaş, Şevket Bulut, Mustafa Kara, Bahaettin Karakoç, Saim Sakaoğlu, Fahrettin Kırzıoğlu, Çetin Baydar, Niyazi Adalı, O. Hasan Bıldırki, M.Atillâ Maraş, Mehmet Ulaş, A. Hacıyakupoğlu, İlhan Eraydın, Latif Yıldız, Selçuk Ünlü, Muzaffer Civelek, Muzaffer Taşyürek, Saadettin Kaplan, Abdülkadir Güler, İhsan Sezal, Dursun Özer, Mehmet Sılay, Mustafa Kutlu, Naci Gümüş, Halil Ürün, Bekir Soysal, Yavuz Akpınar, Kemal Fedai Coşkuner...' (25)

'Genelde de şiir yazımı denemelerinden sonra şairlerimiz hikâye ve roman alanında çalışmalar yapmışlardır. Sizin şiirle uğraştığınız oldu mu?
- Aslında ben de, yazı hayatıma şiirle başladım. Sonra romanla devam ettim. Fakat Türk okuyucusu beni, daha çok hikâyeci ve eleştirmen olarak tanır. İlk şiirim 'Seni Bekleyeceğim', Ses Gazetesinde (Aydın, 1962) yayınlandı. Bana göre şiir, hemen hepimizin ocağına düştüğü bir hummadır. Nedense hayatımızın hiçbir devresinde onsuz yapamıyoruz. Ona tutkunluğumun bir işareti olarak CEYLAN GÖZLÜM'ü önümüzdeki günlerde yayınlamak istiyorum. Ne var ki şiir, oldukça zor bir şey. Şair olmak da öyle.
Hikâyelerinizde anlaşılır bir dil kullandığınız ve haliyle de yaşantınızdan kesitler sergilediğiniz görülmektedir. Başka dikkat ettiğiniz kurallar var mı?
- Ben, sesli konuşmaya tutkunum. Son çalışmalarımı hikâyede teksif etmem de bundandır. Bir bakıma tespitiniz doğru. Ben, daha çok gördüklerimi, duyduklarımı, düşündüklerimi veya yazılması gerekenleri yazarım. Günümüz insanının dertlerini, sevinçlerini dile getirmeye çalışırım. Bunları yaparken de, gerçeğin dışına çıkmamaya dikkat ederim. Bir bakıma, belki de, iyi bir ifadeciyim. Benim söyleyecek çok şeyim var. Yazdıkça ışık olmak istiyorum ve böylece dinleniyorum. Bana göre hikâyeci, ele aldığı konuyla ilgili bir mesajı, büyük kütlelere ulaştıran ve onları aydınlatan adam-dır. Burada 'Neden hikâye? ' sorusu da akla geliyor. 'Niçin roman değil de, hikâye? ...' Hikâyenin, romana göre kısa boyutlu oluşu, fazla zaman almaması, dili çabuk hikâyeci ile okuyucu arasında ışık alışverişinin doğmasına yardımcı olur. Bu yardım da, aydınlık ufukların doğmasını sağlar. Bu arada, şiirden getirdiğim bazı özellikleri de, hikâyelerimde kullanmaktayım. Bazı hikâyelerimde, hikâyenin klâsik kalıplarını, küçük darbelerle yıkmaya çalıştım. Bunda, başarıya ulaştığımı sanıyorum.' (26)

'Oyhan Hasan Bıldırki, BEŞPARMAK dergimizin kurucularından, sanat tutkunu bir yazar, araştırmacı ve öykücü.
Yayınlanan dergilerimizin yarısından çoğunda öyküleri, yazıları, şiirleri yayınlandı. Edebiyat, Türkçe öğretmenliği döneminde de pek çok genci okumaya ve yazmaya yöneltti. Beşparmak dergimiz ekibindeki eski öğrencileri de onun sanat tutkusunu vurguluyor.
Bir şiir kitabı ve dört öykü kitabıyla, pek çok sanat dergisinde ve yerel gazetelerdeki çalışmalarıyla başarısını da ortaya koymuş. Söke'de, yörede ve ülke düzeyinde, kendisini kabul ettirmiş.' (27)

'Günümüzün usta hikâyecilerinden biri olan Oyhan Hasan Bıldırki'yi uzun zamandan bu yana tanırım. Kendisiyle uzun bir geçmişi paylaşıyoruz. Onu ilk defa, kendi kasabasında, doğduğu yerde, 'baba ocağı'nda tanıdım. Görev dolayası ile gittiğim Bağarası'nda, bana ilk sahip çıkanlardandı. Sessiz, sakin tabiatlı bu adam, gurbettekilere kanat gerenlerdendi. Onun bu özelliğini bir çok hikâyesinde görüyoruz. ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ'nde yer alan 'Kırım', 'Çekirgeler' ve 'Ömür Geçintisi' adlı hikâyelerinde bu özelliği öne çıkıyor.
Hanidir kendisini yakından tanıdığım bu dostuma, sizlere de onu yakından tanıtmak için, bazı sorular sordum. Aldığım cevapları duyurmak istedim. Bu yazı, bu gayretin sonunda ortaya çıktı.
- Gerçi meraklıları için bazı ansiklopedilerde hayat hikâyeniz var ama, bize biraz daha geniş olarak kendinizden söz eder misiniz?
- Ne gibi?
- Meselâ; Nerede doğdunuz? Nerelerde okudunuz? Şimdiye kadar hangi dergi ve gazetelerde yazdınız?
- Ben, 1947 yılı Haziran'ında Bağarası'nda doğmuşum. İlkokulu da, bu kasabadaki Hürriyet İlkokulu'nda bitirdim. Daha sonra, rahmetli babamın; 'Boğulacaksan, büyük denizde boğul! ' demesi üzerine, Aydın'a gittim. Ortaokul ve liseyi orada okudum. Daha sonra Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'nü bitirdim. Kastamonu-Cide-Şenpazar'da öğretmen olarak göreve başladım. Şimdiye kadar başta Hisar olmak üzere, Türk Edebiyatı, Hareket, Adımlar, Doğuş Edebiyat, Pınar, Töre, Millî Kültür, Millî Eğitim, Alkım, Tohum, Bursa'da Zaman, Çağrı, Tarla, Yiğit Efem, Gülpınar ve Beşparmak dergilerinde yazdım. İlk şiirim, Aydın'da 'Ses' gazetesinde yayınlandıktan sonra, bunu, Hüraydın, Sonbaskı, Yeni Hürriyet, Büyük Menderes, Yeni Kıroba, Mücadele, Özveri ve Ege Ekspres gazetelerindeki çeşitli yazılarım takip etti. Bunlardan birçoğunda sanat yönetmeni olarak da görev aldım. Daha bazı gazete ve dergilerde de birkaç yazım yayımlandı.
- İfadenizden edebiyata şiirle başladığınız anlaşılıyor. Peki, şimdi şiir ne oldu? onu boşladınız mı?
- Şiiri boşlamış falan değilim. Yalnız, hikâyede ısrarlıyım. İlk eserim de bir şiir kitabıdır. 'Liseden Sesler' adıyla yayımlanmıştı. Şimdi de şiire devam ediyorum. Fakat, şiir bana göre, edebiyatın en zor olan tarlasıdır. Ben, bu tarlada dolanıp duruyorum. Ondan elde ettiğim hasadı, hikâyelerimde bol bol kullanıyorum. Şiirim benim için, hikâyelerime çıkabilmemin sıçrama taşıdır.
- İleride şiire tekrar dönecek misiniz?
- Sanırım. Bunun için sürdürdüğüm bazı hazırlıklarım var. Aslında şiirden uzaklaşmış değilim. Bir yerde onların daha da olgunlaşmasını bekliyorum.
- Hikâyede ısrarlıyım, dediniz... Neden? Bunun sizce önemli bir sebebi olmalı, değil mi?
- Günümüz insanı, birçok şeyle yarışıyor. Bu yarışta kendisini kuşatan türlü engeller var: Geçim derdi, televizyon gibi... Bunlar ve daha birçokları arasında insan, bunalıyor. Ona buna sarılırken, kendisine ayırabileceği zaman daralıyor, gittikçe tükeniyor. İşte ben, yazdıklarımla, bu tükenen, daralan zamanı yakalamak, yakalayabildiğim ölçüde de, zor zamanların adamına bir şeyler söylemek, ona bir şeyler vermek istiyorum. Bu sebeplerden ötürü hikâyede ısrarlıyım.
- Yalnız bu sebepler mi?
- Bir bakıma öyle. Fakat ben, Türk hikâyesinde bir numara da olmak istiyorum. Bu sözümü biraz açayım. Aslında şiiri şairine, romanı romancısına bırakmak lâzım. Yani hem şiir, hem roman, hem hikâye ve daha başkalarında olmak istemiyorum.
- Ama bunda zorlanıyorsunuz, değil mi?
- Nasıl?
- Meselâ, Çanakkale Destanı'nı anlattığınız 'Koçaklar' adlı eseriniz, biz de yayımlanan ilk 'nehir roman' örneklerinden birisi gibi geliyor bana.
- Görünüşte öyle... Yalnız siz de farkına varmışsınızdır. Ben KOÇAKLAR'da klâsik roman anlayışını kırdım. Bir temel olay etrafında düğümlenen on iki hikâye yazdım. Aslında maksadım, romana varmak, roman yazmak değildi.
- Peki, Dönülmez Yol, ne olacak?
- O, 1964'lere uzanan bir denememdi. Sorularınla beni zorlamaya çalışıyorsun. Bu, öteden beri bizim aydınımızın bir dramı, bir çelişkisidir. Sanki topluma her şeyi, kendisi söylemek ister gibi bir havada geziyor. Ben, bu çelişkiden yakamı kurtarmak istiyorum. Bana göre, söylenmesi gereken her şeyi tek adam söylememeli. Her sözün, her vadinin bir sahibi olmalı.
Son zamanlarda, kuruluşunda da etkili olduğunuz Beşparmak'ta yazılarınıza rastlamıyoruz. Bunun özel bir sebebi var mı? Beşparmak'ı önemsemiyor musunuz?
- Önemsemek. Bu mühim! Beşparmak, benim gibi birkaç arkadaşın elinde doğdu. Biz, onunla olan ilişkimizi kesmedik. Yerimizi daha çok yeni arkadaşlara bırakmak istedik. Başta, hikâyede ısrarlı olduğumu söylemiştim. Hikâyeler de, nedense, Beşparmak'ın sınırlı olan sayfa sayısını daraltıyor. Bu tür yazılar, arkadaşlar arasında bir gücenikliğe sebep oluyor. Falancaya şu kadar sayfa ayrılıyor, neden diye soruluyor. Biz de, böyle soruların cevabını yazmamakla veriyoruz. Yoksa Beşparmak'ı seviyorum. Çünkü o, sınırlı imkânlar içinde kavrulan bir kasabadan, bütün Türkiye'ye ses götürüyor. Bunun farkındayım.
- Şimdiye kadar basılmış eserlerinizi sıralar mısınız?
- Lise'den Sesler (Şiir-1964) , Dönülmez Yol (Roman-1964) , Koçaklar (Millî Hikâyeler-1975) , Üçüncü Günün Öğlesi (Hikâyeler-1986) , Bir Başka Şafak (Hikâyeler-1988) , Gün Çarığı Sıkınca (Hikâyeler-1990) , Atatürk Aramızda (Seçilmiş Şiirler-1991) .
- Yeni hazırlıklarınız, eserleriniz var mı?
- Kar Üstünde Kan Damlası, Kırk Küçük İnci, Dil Çerezleri ve Ceylan Gözlüm ile Bütün Fidanlar Sımsıcak adlı eserlerim basılacağı günleri bekliyor.
- Son ikisi şiir mi?
- Öyle görünüyor.
- Size hem sanat hayatınızda, hem de son eserlerinizin gün ışığına çıkmasında, okuyucuya ulaşmasında başarılar dilerim.
- Teşekkür ederim.' (28)

1-1B. A. Güler'e Göre; 'Gün Çarığı Sıkınca'

'GÜN ÇARIĞI SIKINCA, Oyhan Hasan Bıldırki'nin dördüncü hikâye kitabıdır. Söke'de birlikte çalıştığımız günlerde peş peşe üç hikâye kitabını yayınladı. Üçüncü Günün Öğlesi-1986, Bir Başka Şafak-1988 ve şu an elimizde bulunan Gün Çarığı Sıkınca-1990'da yayımlanmıştır. Daha önce de Koçaklar Millî hikâyelerini 1975 de yayımlamıştı. Bu son hikâye kitabında sırasıyla yedi hikâye vardır. Kitap 120 sayfa olup güzel bir kapak kompozisyonu içinde yayınlanmıştır. Oyhan Hasan Bıldırki genel olarak tüm hikâyelerinde önce güzel bir tasvirle hikâyesinin çatısını kurmaya başlıyor. Giriş, gelişme, çözüm bölümü ile mutlu bir sona varıyor. İşte ilk hikâyesi olan 'Gün Çarığı Sıkınca' adlı hikâyesinin giriş bölümünü birlikte okuyalım:
'Gavurköy düzlüklerinde karanlık kıpırdanıyor. Güneş, doğum sancıları içinde, kıvranıyor. Birçok yerde sabah, henüz başlamadı. Fakat yediden yetmişe, bütün Gavurköylüler ayakta. Umudun kimbilir kaçıncı ilmeğinde, kaderlerini dokuyorlar. Fideler büyüdü, tarlalara döşendi. Susuz fakat bol güneşli tarlalarda boy attı, kırılacak hale geldi. Artık tütüncüye dur durak yok.'diyor O. Hasan Bıldırki...
Bu hikâyede tütün ekicilerinin zorluklarını, özlemlerini ve çilelerini dile getirmeye çalışıyor. Hikâyenin kahramanı Gülfidan'ın bütün umutları tütünlerde. Tütün gelişecek, yetişecek, satılacak, para edecek ve çeyiz alınacak. Bu hava içinde Gülfidan ve ailesi zor günler yaşıyor. Bu hikâyeyi okuyunca bizim Diyarbakır'da ünlü öykü yazarı Esma Ocak ve onun BERDEL adlı kitabını hatırladım. Berdel'de de köy sorunları ile birlikte başlık parası vardır. Tamamen birbirinin tersi... Esma Ocak BERDEL adlı eseriyle ayrıca büyük ödül aldı... Bu, ayrı bir yazma konusu...
Diğer hikâyeler ise; Şehrin İki Delikanlısı, Fincanlaydı Değil Mi, Kaçak, Telefon Zinciri, Eylül ve Heves adlarını almış.
Oyhan Hasan Bıldırki hikâyelerinde toplum sorunlarına gerçekçi ve samimi bir hava içinde yaklaşırken, arı dili, yaşayan Türkçe'yi kullanmaktadır. Aslında O. Hasan Bıldırki HİSAR ekolü içinde yer almış, bu çizgide yürümeye devam etmektedir. Halkın benimsediği dili kullanıyor. Tüm hikâyelerini okurken, akıcı bir üslubun yanı sıra güzel dilimizin sıcak coğrafyası içinde, yöresel kelime ve deyimlere de oldukça yer veriyor. İşte bunlardan birkaç örnek: 'Urba, çırak çıkacak, bıldır yıl, düğün bozukta yapılacak, tütüncünün acı zifti, kırım zamanı, onca yıldır (Sayfa 5) , göz etmek, gün çarığı sıkınca-çarık da ayağı sıkmış, keletirler doldu, çiçek başlama, soluklandık, astarı yüzünden pahalı, her gecenin bir sabahı vardır, toprağa düşen tükürük, görücüye çıkmak (Sayfa 7) , köye damlamak, kem küm etmek, herkes bozum oldu, zehir kusmak, -dünürcüler acabalı, ikircimli koşup geldiler-, ne vartalar gördük, biz kaçın kurasıyız, kız evi-naz evi (Sayfa 9) , bahtımı kara çıkarma (Sayfa 10) , elin ağzı torba değil ki büzesin, hançer suya gömülü (Sayfa 17) , tabansız korkak, dağara konmak (Sayfa 19) , o tarakta da bezimiz var, erken evlenen döl alır-erken çıkan yol alır (Sayfa 78) , faka basmak (Sayfa 81) gibi halkımızın günlük konuştuğu söz, deyim ve atasözlerinden yeri geldikçe yararlanmasını, cümlede yerli yerinde kullanmasını bilmiştir. Okuduğumuz tüm hikâyelerinde yazarın akıcı bir Türkçe'si vardır.
En çok dikkatimizi çeken hikâyesi ise TELEFON ZİNCİRİ (Sayfa 92) 'dir. Telefon Zinciri'nde bizi ve dairemizde çalışan personeli anlatmıştır. Bir denetim sırasında dairemize gelen sayın bakanlık müfettişlerimizin yapmış oldukları denetimle ilgili denetim sırasında duyduklarını, gördüklerini samimi bir hava içinde hiç kimseyi de kırmadan hikâye haline getirmiş ve tatlı bir hava içinde mutlu sona bağlamıştır.
Aslında Oyhan Hasan Bıldırki her zaman yapıcı, birleştirici ve gönül adamıdır. İçine dönük bir insandır. Kırıcı bir yanı yoktur. Bu yönü ile de ayrıca kendini çevresine sevdirmiş bir kişiliğe sahiptir. Sözü fazla uzattım galiba. Hikâye severlerimize özellikle Oyhan Hasan Bıldırki'nin sözünü ettiğim ve tanıtmaya çalıştığım GÜN ÇARIĞI SIKINCA adlı hikâye kitabını (öykülerini) okumalarını salık veriyorum.' (29)

1-1C. Çağbayır, Bıldırki'nin Sanat Dünyasını Anlatıyor
'Bıldırki, Dede Korkut üslûbunda kaleme aldığı millî hikâyelerini KOÇAKLAR'da toplamıştır. Çanakkale gibi milletimizin bütün fertlerini canevinden yaralamış olan kahramanlıklar yumağından etkilenmiş olarak bu hikâyeleri yazmış olduğunu ifade ediyor:
'Görüp baktım ki, bundan altmış yıl evvel, Çanakkale'de yarattığımız yiğitlik dolu günler, üç beş şairimizin mısralarında kalmış, onlar da okunmaz olmuştur. Yalnız tarihi yaratan olaylarda büyümüşüz, şanlı tarihimizden bazı görüntüler yakalayıp, nedense yazmaya fırsat bulamamışız...' diye hayıflanır. 'Bizden sonra gelenler... Türk'ün adını, yüceliğini cümle beyinlere yerleştireler.' diye bu hikâyeleri kaleme aldığını ö n s ö z'de belirtir.
Bağarası'nın eteğine yaslandığı Beşparmak dağlarının kuzey yamaçlarında konaklayan Yörük beylerinin Çanakkale'ye kadar uzanan Türk'e Türk dedirten hasletler dile getirilir.
'1895 Haziranıydı. Kara Türkmen çadırları, karşı yatan Beşparmak'ların Avşar yöresinde kurulmuştu. Musa Balı Bey, bir oğul beklerdi. Bey çadırının gölgeliğinde koca Türkmen beyleri toplanmış, yârenlik eder, aşağılarda uzanan çimen yeşili Söke ovasını gözlerlerdi.
Akça kuzular meler, ana koyunların ardı sıra iz sürerlerdi. Musa Balı Bey, baktı, ümitlendi. 'Doğacak çocuğum erkek olmalı.' diye düşündü, iç geçirdi. Öyle ya Han'ım! Er adama er oğul gerek. Baba ocağını tüttüre, koca Türkmen'e beylik ede! İlini, töresini derip çevire, öcümüzü düşmana komayıp ala.
... Koca Türkmen beyleri alkış tuttular, âmin dediler, Musa Balı Beyi kucaklayıp öptüler. Bey oğluna uzun ömür dilediler. Diğer Türkmen obalarına ulak salıp, müjdeyi ilettiler. Oğlumuz oldu, toyumuz var, bütün Türkmen uluları, yiğitleri toplansın, gelsin dediler. Musa Balı Bey, koyundan koç kırdırdı, sığırdan boğa kestirdi. Et harman gibi yığıldı. Avşar ilinin yakışığı geldi. Koç yiğitler, Türkmen uluları derlenip, toparlanıp geldiler. Kırk gün, kırk gece yeyip içip, eşlendiler. Güreş tuttular, nişan attılar, cirit oynadılar, çeşitli hediyeler alıp döndüler. Yolcu yolunda gerek, deyip at sürüp gittiler.

... Türkmen kocaları birbirlerine baktılar, Beyin kararını beklediler. Musa Balı Bey at diledi, yağız atı geldi. Üzengiye bastı, atlandı. 'Bismillah' deyip, nara vurdu:
- 'Er olan arkamdan gelsin. Yetsin, kopsun! '
Dedi. Eli silâh tutan Türkmen kocaları, uluları, delikanlıları hep atlandılar, beylerinin ardı sıra iz sürdüler. Gölgelice ağaçların çok olduğu, soğuk soğuk suların aktığı Kınalı İn'e vardılar. Eli yüzü kan içinde kazığa vurulmuş olan davar çobanını gördüler, kinlendiler. Akbıyık Sultan ileri geçti, iz sürdü. Kaçan yağmacı düşmanı kovaladılar. Aslanyaylası'nda kâfire yettiler. Aman vermeden saldırdılar. Pavli ve adamları neye uğradığını bilemediler. Çok ölü verdiler. Lâkin Han'ım, olan Türkmene oldu. Musa Balı Bey'im ağır, ölümcül bir yara aldı. Atından yere atladı. Beylerini, yoldaşlarını yanına çağırdı. Helâlleşti.'
Bundan sonra Bağarası'nda çöreklenmiş bulunan Rum eşkıyası temizlenir. Hikâyelerin daha sonraki bölümleri Çanakkale'de geçer. Son hikâye YIKIM GÜNLERİ adını taşır. Bu hikâyede kahramanlarımız Söke'ye döndürülür. Her iki kahraman da vaktiyle öldürdükleri Toma'nın hanına gelirler. Biri Çanakkale'den, diğeri de Bağdat illerinden savaşa katılıp dönmüştür.
'...
- 'Kara koçum, aslanım! Başına ne haller geldi? Kara dinli kâfire kolunu mu kaptırdın? Hangi cephede, nerelerde vuruştun? '
deyip, sual etti.
Akça Gelin oğlu Mehmet anlattı:
- 'Çanakkale'de, Seddülbahir'de dövüşüp, kara dinli azgın kâfire kan kusturduktan sonra, alıp beni Bağdat iline gönderdiler. Ol yerde dahi İngiliz domuzları ile vuruştuk. Kara geceler, günler bitti deyip, bizi terhis ettiler. Kan ağlayan Anadolu'yu görüp geldim. Savaş bitti beyim! Savaş bitti! Lâkin memnun musun dersen, hayır derim. Ben, şol kolumu savaş alanlarında kazandıklarımızı, kongre midir, konferans mıdır nedir, işte öyle yerlerde kaybedelim diye vermedim. Etraf çalı kakıcılara kalmış. (...) Kara günler, gelip geri dönmüştür. Keşke Bağdat çöllerinde vurulup ölseydim. Hiç olmazsa, böyle kederler görmezdim. Şehid olan gazilerimizden, alperenlerimizden ayrılmazdım.'
Deyip, gözyaşlarını tutamayıp ağladı. Adsız Bey, Akça Gelin oğlu Mehmet'i teselli edecek söz bulamadı. Ol dahi, yürek serinletici sözlere muhtaçtı. Yanıp yıkılan yurdunun, kara dinli kâfir eline düşeceğini düşünmek, onu dahi çileden çıkarmıştı.'

BILDIRKİ, ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ adlı kitapta topladığı hikâyelerinin çoğunda da Söke'yi ve daha çok Bağarası'nı yer olarak seçmiştir. Hatta SAATİNİZ KAÇ'ta bizzat kendi evini tanıtır bizlere:
'Şehir plânına uymak için, cephesini sokağa vermek zorunda bırakıldığım çok köşeli evimden çıkmaya hazırlandım. Salondaki aynada, kendime çeki düzen verdim. Ayakkabılarım elimde, balkonu geçtim. Huyumdur, sahanlıkta ayaklarımı giydirirken, daima, bitişikteki baba ocağımıza bir göz atarım. Avludaki erik, zeytin ve incir ağacını seyretmekten, onlardaki gelişmeyi adım adım incelemekten büyük zevk duyarım. Filizdi, çiçekti, yapraktı derken, ansızın olgun meyvelerle karşılaşırım. Ya, dallardaki kuşlar? Kanat çırpmalarına, cıvıl cıvıl ötüşlerine, birbirlerine cilve yapmalarına doyum olur mu?
...
Bomboş sokaktan yokuş aşağı indim. Sıradan taşlarla döşeli sokak, sıcaktan mıdır nedir, ekşimsi kokan bulaşık suyuna doymuş olacak, dışarıya boca edilen artıkları kusuyor. Sokak boyu, tepeden aşağıya, ince, küçük bir ırmak gibi sürüp gelen su yolu, yosun bağlamış. Tuttum, bir sigara yaktım. Dumanını, derin derin içime çektim. Ekşimsi kokulardan kurtuldum. Gömleğimin iki düğmesini daha çözdüm.
...
Az önceki sokak, canlanmıştı. Sanki birbirinin üzerinde yükselen, biri diğerine omuz veren, saçak saçağa girmiş evlerin önünde, sokağın kadınları öbek öbek toplanmış, gevezelik ediyorlar. Çocuklar bağırıyor. Kızım yaşıtlarıyla ip atlıyor. Oğuz, henüz ötmeyen iki horozuna yem ve su veriyor.
Sokağı hızla geçtim. Kadınlardan bazıları toparlandı, bazıları aldırmadı.
...
Ay başında, maaşımı almak için ilçeye gitmiştim. Orada bizim taraftan, marangoz bir arkadaşım vardı. Marangoz dedim ya, önce işe kapı, pencere yapmakla başlamış, sonra da mobilyacılıktan dekorasyona kadar çıkmıştı. Ne zaman dükkâna gitsem, boş oturduğunu görmedim. Çelimsiz, kara kuru yapısına rağmen, sanatkâr ellerinin kendisine geriye bıraktığı zamanlarda da, cins Hint horozları ve soylu güvercinler yetiştirmekle uğraşırdı.
İlçeye iner inmez, ona uğradım. Kendisi yoktu. Çıraklarından sordum. Az sonra geleceğini bildirdiler. Makineler susmuş, çıraklar bitirilen işleri dışarıdaki kamyonete taşıyorlardı. Rıfkı'yı bekledim. Çayımı bitirmek üzereydim, çıktı geldi. Hâl hatır soruşup, kucaklaştıktan sonra;
- Nerdesin be, iki gözüm? dedim.'
Ramazan ayının ilk günlerinde, pide satmak isteyen ve telaş içinde pidenin çıkmasını sabırsızlıkla bekleyen çocuklar, Bağarası'nda 'Bizim Mahalle Fırını' önündedirler:
'Büyüklerdeki kıvranmanın, telaşın veya sevincin bir tadımlığı bile, onların semtine uğramaz. İlk teravihe ve ramazanın ilk gününe tınmazlar, kayıtsız kalırlar. Günün üçüncü devrilişinde, birden bire uyanırlar. Hemen hepsi, baştan ayağa heyecan kesilirler. Sıcakmış, soğukmuş aldırmazlar. Sarısı, esmeri, çaparı, karasıyla birlikte, üçüncü günün öğlesinde, yaşları onu aşmayan, kırk elli çocuk, şehir fırınlarının önünde kuyruk olurlar. Fırına düştükçe, heyecanları yatışır. Artık tek amaçları, biricik düşünceleri kalmıştır: Saatler sonra çıkacak ilk pide, hangisinin tepsisine konacak, ilkin yola kimler dökülecek?
Sonsuz bekleyiş uzadıkça, çocuklar sıkılır. 'Büyüklerdeki kıvranmanın, telaşın veya sevincin bir tadımlığı bile, onların semtine uğramaz. İlk teravihe ve ramazanın ilk gününe tınmazlar, kayıtsız kalırlar. Günün üçüncü devrilişinde, birden bire uyanırlar. Hemen hepsi, baştan ayağa heyecan kesilirler. Sıcakmış, soğukmuş aldırmazlar. Sarısı, esmeri, çaparı, karasıyla birlikte, üçüncü günün öğlesinde, yaşları onu aşmayan, kırk elli çocuk, şehir fırınlarının önünde kuyruk olurlar. Fırına düştükçe, heyecanları yatışır. Artık tek amaçları, biricik düşünceleri kalmıştır: Saatler sonra çıkacak ilk pide, hangisinin tepsisine konacak, ilkin yola kimler dökülecek?
Sonsuz bekleyiş uzadıkça, çocuklar sıkılır. Sıkıntılarını, bağıra çağıra konuşarak, birbirleriyle şakalaşarak yenmeye çalışırlar. Ağzının orucuyla, ekmek almaya gelenlerin nazına zor katlanan Celâl Usta, çocuklara çıkışır:
- Ne bu gürültü? Edepsizler!
Çocuklar dalgalanır. Ses, önce baş tarafta kesilir, yavaş yavaş arkaya ulaşır. Sessizlik uzun sürmez. Tek tük gülüşmelerin arkasından gürültü, olanca hararetiyle yeniden başlar.
- Hürriyet'e biz gideceğiz!
- Kemalpaşa bizim!
- Yok be! Anan güzel mi senin?
- Güzel ya! Akıllım: Cumhuriyet'ten gel, bizim mahallede çöplen. Hiç olur mu?
Celâl Usta'nın sesi gürler:
- Keratalar! Daha ortada pide mide yok. Hamur yeni yoğruluyor. Eh, vaktiniz de bol, keyfiniz gıcır! Mahalle bölüşürken, bir maraza çıkarmayın. Oruçluyum demem, yetiştiğime tokatı pat-latırım. (ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ) '

BILDIRKİ, sadece hikâyelerinde değil şiirlerinde de Söke ve çevresini mekân olarak seçmiştir. Söke'deki bazı yer ve olaylar onun şiirine konu veya fon teşkil etmiştir.
Bu olaylardan birisi, bütün Söke'yi ve Anadolu'nun dört bir yanından gelen erlerin yakınlarını yasa boğan 6 EYLÜL 1985 DAVUTLAR ORMAN YANGINI'dır. Söke, o gün KURTULUŞ GÜNÜ'nü kutlamıştır. Herkes sevinç ve neşe içinde geceleyin askerî birlikler tarafından yapılacak FENER ALAYI gösterisini beklemektedir. Akşama doğru, Söke'nin batısındaki Samsun dağı arkalarından kaba kaba duman bulutları yükselmeye başlar.
...
Bu yangını söndürmek üzere giden askerî birlikte bulunan erler... şiddetli esen rüzgârın etkisiyle alevlerin etraflarını sarması sonucu yanarak, boğularak şehit olmuşlardır.
Bıldırki'nin EYLÜL AKŞAMLARI bu şehitlerimizin anısına yazılmış bir ağıttır.

EYLÜL AKŞAMLARI

'Ben, Ağrı'dan Sarıçınar,
Söke'de piyade eriydim.
Duydum orman yanıyor:
En ilerde yürüdüm.'

Her biri nice candılar
Yanan ormana adandılar.
Sayısız yeşilin umuduna,
Cümle kurdun kuşun aşkına;
Yandılar, yandılar!

'Altı piyade, sekiz topçu
Kaderimiz bir noktada birleşti.
Yandıkça dağlar, tutuştukça dallar
Ne yaman bir rüzgâr esti.'

Eylül akşamlarında kanar yüreğim
Onca can, orman adına soldular.
Gülücüklerinde yeşil türküler
Omuzlarında umut yükü
Çorumlusu, Kastamonu'dan geleni
Yandılar, yandılar!

'Alev alev közlerde
Devrildikçe küçük büyük ağaçlar
Sele dönmüş göz yaşlarımızı
Memleket memleket taşıdı kuşlar.'

Koca Cami avlusunda sıra sıra tabutlar
Üstlerinde örtülü canım ay yıldızlar
Gözü yaşlı babalar, bağrı yanık analar
Tasa yüklü komutanlar
Yandılar, yandılar!

'Bir dalda iki kiraz gibi
Birbirimizden hiç ayrılmadık.
Yandıkça cıvıl cıvıl kuşlar,
Sonsuz hasretlere ağladık.'

Karanlık gecede umut yok
Dal dal yiğitler ne yapsın?
Bunca acıya, dinmez gözyaşına,
Yürekler nasıl dayansın?
Ümitlerinin ilkbaharında
Hepsi on beş candılar:
Yandılar, yandılar!

'Ne olur sen ağlama, kınalım!
Gün döner, mevsimler değişir.
Yer yer yurdumun her bucağında;
Şehitlik kokan çiçekler yetişir.'

Çocukluğunu, Büyük Menderes ovasına basamak basamak inen Beşparmak dağlarının yamaçlarında geçiren Oyhan Hasan Bıldırki, ovaya hakim bir görünüş içinde olan Beşparmakları da şiirlerinde işlemiştir.

BEŞPARMAK DAĞI
Uzanır yanı başında bir kız Akdeniz'in
Yol yol olmuş gider Beşparmak Dağı
Baharı var, efesi var, ama ne hazin
Üzülür üzülür Beşparmak Dağı.

Haykırır Karıncalı'da bir efe
İnler dağ, taş, vadi ve sonra
Zeybek başlar, oynar şence
Açılır açılır Akdeniz'e Beşparmak Dağı.

Bazan dumanlıdır, hüzünlüdür başı
Kararır kararır Beşparmak Dağı
Beş parmağın beşi bir değil
Aldanır aldanır Beşparmak Dağı.

Madran'dan uğurlanır çadırlar
Karıncalı'dan kuşlar kalkar
Yola bir alay çıkmış düğün var
Şenlenir, şenlenir Beşparmak Dağı.

Cesurluk, mertlik sendedir
Efeler sendedir Beşparmak Dağı
Yolcular, kervanlar, sevenler
Sendedir, sendedir Beşparmak Dağı.' (30)

1-1Ç. Eserleri Üzerine Birkaç Satır, Birkaç Örnek

Oyhan Hasan BILDIRKİ, şimdiye kadar 9 esere imza atmış bir şair ve yazardır. Her ne kadar kendisi 'şair olmadığını' söylese de, onun şiirlerinin Türk Edebiyatı'nda iz bırakacağı görülmektedir. Bazı şiirlerinde hece ölçüsünü de kullanan Bıldırki, daha çok serbest tarzda şiirler yazmaktadır. Onun, 'Hikâyelerinin tarlası' olarak düşündüğü şiir kitaplarının adları da şöyle sıralanmaktadır: Liseden Sesler, Atatürk Aramızda, Bütün Fidanlar Sımsıcak, Ceylan Gözlüm.
Biz burada, içinde 'Beşparmak Dağı' şiirinin de yer aldığı Liseden Sesler ve Atatürk Aramızda adlı kitaplarından ziyade, Bütün Fidanlar Sımsıcak ile Ceylan Gözlüm'ü birkaç satırla tanıtmaya çalışacağız. Bu iki kitap vasıtasıyla Bıldırki'nin şiir dünyasının kapılarını aralamak istiyoruz.

BÜTÜN FİDANLAR SIMSICAK: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında, 'Bilim ve Kültür Eserleri' dizisinde, 'Öğretmen Yazarlar Dizisi'nin 112'nci yayını olarak 1994 yılında İstanbul'da 5.000 adet olarak ilk baskısı yapılan kitap, 'Ormanlarımıza Gönül Verenlere Armağan' edilmiştir. 1. hamur kağıda basılan, 56 sayfalık eser; Dolunay, Biraz Güneş, Ve Sonra başlığı altında üç bölüme ayrılmıştır. Her bölümde 11 şiir yer alıyor. Buna göre kitaptaki şiirlerin toplamı da 33 sayısını veriyor. Sanki şair, bütün fidanların sımsıcaklığının devamı için tespih çeker gibidir.

İlk bölüme adını veren Dolunay (31) 'da;

Ovadan çık yukarıya dağlara
Gönlünü güneşe veren dağlara
Dallar ucuna kurulmuş dolunay
Keyfini değişmez bil saraylara

Gündüzün neşesi kuşlar uykuda
Koyu bir sessizlik sinmiş bağlara

Çamlar meşeler hemen her şey sessiz
Dolunayın rengi vurmuş dallara

Doğmuş huzur ne nacak var ne balta
Orman yatmış korkusuz rüyâlara

Yüksel gönlünce yüksel sen dolunay
Rengin düşsün daima ağaçlara

şairin bu tavrını görüyoruz. 11'li hece ölçüsüyle ve gazel kafiyelenişinde yazılan bu şiirde şair, geleneksel şiirimizin iki ayrı kutbunu kucaklaştırmaya çalışmaktadır. Ovanın tek düzeliğinden (ağaçsız oluşundan) sıkılan şair, duasına dolunayla birlikte hepimizi de ortak olmaya çağırmaktadır.
Bize göre bu şiirde zaman; ikindi sonrasında başlayan ve bütün gece boyunca sürmesi istenilen zamandır. Dolunay kendi döneminde (gökyüzünde kaldığı süre içinde) , bütün geceyi aydınlatan bir kılavuzdur. Bir bakıma, güneşten aldığı bekçilik görevini noksansız olarak yine ona devredecektir. Hatta dilediğince yükselecek, hep öyle kalacaktır.
Ova-dağ kelimeleri arasındaki zıtlıktan yola çıkan şair, dolunay ışığında 'korkusuz rüyâlara yatmış' ormanlarımızı tasvir ederken, kullandığı kelimeleri de özenle seçiyor. Kişi, gönlünü güneşe veren dağlara (İkindi sonrasında gurup vaktinde güneş ışıkları, dağların yüksek tepelerini aydınlatır, bu sırada dağların gölgesi ovaya düşer, her şeyi karartmaya, yok etmeye başlar.) çıkmalı, keyfini (duyduğu hazzı, lezzeti) saraylara bile değişmeyecek olan, dal uçlarına kurulmuş dolunayı seyretmelidir. (Burada akşamın bastırmasıyla birden bire dal uçlarında görünüveren dolunaya, onun doğuşuna işaret edilmektedir.) Dolunay; saraylarda keyif çatmak, hür ve dilediği gibi yaşamak yerine, dal uçlarında kurulmayı (doğmak, yaşamak) seçmiştir. Gece, ötüşleriyle ya da uçuşlarıyla gündüzün neşesi olan kuşlar uyur. Onların uyku vaktinde bağlara koyu bir sessizlik (uhrevî bir hava) siner. Bütün ağaçlar bile sessizliğe bürünür. Çünkü onlar da dolunayın renginin (gümüşî ışığının) dallarına vurmasına aşıktırlar. Bu aşkın getirdiği vuslat da (buluşup kavuşma) sürdükçe, -belki de gecenin verdiği korku sebebiyle- nacak ve baltanın bulunmadığı ormana huzur doğacak, rüyâlar (umutlar, ayakta kalabilme-sonsuz yaşama arzusu) devam edecektir.
Ormanlarımızın geceleyin gören ve gösteren gözü olan dolunay, yükselmesine (geniş zaman içinde doğmak) dilediği gibi kendi gönlünce devam etmelidir. Zira onun rengi daima ağaçlara düştükçe (vurup iz bıraktıkça) , ormanlarımız ayakta kalabilecektir.
Çünkü;
SON DÖRTLÜK
Tufanlar sıralanmış kahır taşlarıdır
Hayatımızın sonsuz satırbaşlarıdır.
Değer verene, kıymet bilene aşkolsun:
Ormanlar tek tek doğmuş sabır taşlarıdır. (32)
Dolunay'da; Ahmet Haşim'in son dönem şiirlerinde gördüğümüz resmetme, tablo yapma isteğinin benzerini, daha doğrusu belki de onu bile aşan yönünü görmekteyiz.
Bütün Fidanlar Sımsıcak'taki -ortak bir tem'i esas alan, aynı ana duyguda buluşan- bütün şiirlerde, ormanlarımızın ve ona gönül verenlerimizin, onlarla iç içe yaşayanlarımızın, yangından, tahribattan arındırılmış olan yemyeşil bir dünyanın hikâyesi telmihlerle (bir kişiye, bir olaya işaret) , teşhis ve intak (kişileştirme-konuşturma) sanatına başvurularak anlatılıyor.
Yüreğimde üzüntünün çetin yumağı
Görüyorum şimdi
Çok, çok aşağılarda
Top top, yumak yumak olmuş ağaçlar
Şu garip,bembeyaz akşamlarda
Ateşten sakınıyorlar
Demirden korkuyorlar. (33)

Kapak resmi Ethem Baran tarafından yapılan eserde, Kosova'nın Küçük Dağ Kuşları, Irmak Kenarında Söğütler, Ceviz Sandıklar, Sevdalı Kelebekler, Koca Çınar, Gölgelice Kaba Ağaç, Ala Şafakta Dar Ağacı Olmak, Karlı Dağda Yaşlı Ladin Ağacı adını alan şiirler, bir bakıma Bıldırki'nin şair tarafını açığa çıkaran, oldukça da başarıla olan örneklerdir.

CEYLAN GÖZLÜM (Şiirler, 1997) : Şairin son şiir kitabıdır. Bu kitabın, Bıldırki'nin sanat hayatında da ayrıca özel bir yeri vardır: Kapak düzenlemesi, dizgisi ve iç desenleri Oyhan Hasan Bıldırki tarafından hazırlanan, 144 sayfalık kitabın ilk baskısı Ekim 1997'de Aydın'da Özen Ofset Tesisleri'nde yapılmıştır. 1. hamur kağıda basılan 14x20 ebadındaki kitapta; Dağınık, Sensiz Seninle, Sevgi Üstüne, Memleket Türküleri, Çeşitlemeler, Eylül Kadar Acısın Sen, Karışık adlı bölümlerde, ölçülü-ölçüsüz olmak üzere toplam 102 şiir yer almıştır.

Ceylan Gözlüm, Türkiye'de basılan imlâ ve noktalama yanlışı, dizgi ve baskı hatası olmayan sayılı -belki de tek- kitaplardan biridir. Bıldırki, kurduğu dizgi evi aracılığıyla Sökeli şair ve yazarların 4 kitabının basılmasına da yardımcı olmuştur. Bu açıdan baktığımızda Ceylan Gözlüm, yazarın kendi adına dizgisini ve düzenlemesini bizzat kendisinin yaptığı ilk kitaptır.

Ceylan Gözlüm'de şairin, daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış olan şiirlerinin (1964-1995) yanında, hikâyelerine geçmek için 'kalemini sivrilttiği' şiirleri de var. O Günler, Ömür Çıkmazı, Öksüz Çocuklar Gibi, Hüseyin, Kırkıncı Oda, Hasret Trenleri, Çağda Acabalar Panayırı, Dilek Türküsü bu tip şiirlere örnektir. Hatta Hüseyin (34) adlı şiiri, aynı adı taşıyan bir hikâyesini (35) hazırlamıştır. O Günler (36) 'deki 'betonlaşma', Hikâyecinin Park Günlüğü (37) 'ne de sinmiş.

'Zaman bir ok atımı
Türlü dertler peşinde eriyor
Şimdi çiçeğe durmuş ömrüm
Yükselen medeniyetle birlikte
Kör, sağır ve dilsiz
Beton yığınları arasında
Sıkışmış tükeniyor.' (38)

Daha çok; sevdalar, hasretler, hatıralar, ayrılıp kavuşmalar, hesap sormalar, baş kaldırmalar, tarifsiz acılar, geçen günlere duyulan özlemler, küçük insanlarımızın duygulanmaları gibi temalar üzerine yazılmış şiirlerin bulunduğu eserde, biri Quillaume Apoilinaire'den (Mirabo Köprüsü) , diğeri de Victor Hugo'dan (Tatlı Fransa) olmak üzere Fransızca'dan çevirisi Bıldırki tarafından yapılan iki şiir de yer almıştır.

'Usanmak, Yorgun, A Oğul, Sunturlu, Bir Kız Bir Karga Bir Adam, Gel Amcanın Kucağına' örneklerinde olduğu gibi bazı şiirlerinde, şairin ironik (alaycı, iğneleyen) tarafını da görüyoruz:

SUNTURLU

Bana bak güzel
Ben senin düşündüğün gibi değilim
Karnım aç, sırtım pektir benim
Öyle güzel sözler bilemem
Kaldırım başlarında sizi bekleyenler gibi
Arada sırada romantik oluşuma aldırma
Bu benim açlığımdır
Ama sana değil
Güzelliğine değil

Bana bak güzel
Öyle göz kaş etme
Kan beynime sıçrıyor
Kan boğarmış adamı
Seni boğabilirim
Kıskanmaktan değil
Seni sevdiğimden değil

Keyfimden! (39)

Bıldırki'nin şiir dili de oldukça sade, sanki kolay söyleniveriyormuş gibi rahatça anlaşılan bir dildir:

'Şimdi ne Ali var, ne anası
Geçen günlerimiz bir masaldı
Değişti yaşamanın manası
Hatıralar Kafdağı'nda kaldı.' (40)

'Bir bulut ağar, sevdamıza küskün (8) , Zaman denen sellerde sönmezmiş sevgiler (19) , İki damla gözyaşıdır bu-Goncanın açışı değil ilkbahara yakın (25) , Bülbüller ve güller ve yollar hiç ayrılmasın-Neye baksam koyu bir yalnızlıktır gördüğüm (27) , Ben senden garibim hazan mevsimindeyim (31) , Bülbülün vurgunluğu kırmızı gülleredir (32) , Şimdi çiçeğe durmuş ömrüm (33) , Güller açar yüreğimin üstünde (34) , Papatya falında tattığımız aşkımız (38) , Duygulardan zaman örülür sularda (40) , Öylesine bin efkâr veren akşamlar (41) , Yükselen ayın hüznünde parlayan yüzün (44) , Gün yirmi dört saat hatıralar komaz beni (47) , Gözlerinde güvercinlerin hüzün erir (48) , Benim çilem gülümün dikenidir (53) , Çağla baharı-na ne kaldı (56) , Ümitler aşklardır gergef gergef örülen-Dile gelir kuytularda gizli sevdalar (57) , Bir kara gözlü ceylan seker bu dağlarda-Ham meyvenin yarısı sana, yarısı bana Fadime'm (61) , Mermere oyulur bir aşkın hikâyesi (63) , Her şey güler başlar, ağlar biter (68) , Anneler çok defa kargadan alırmış haberi (75) , Adı bilinmez şafaklarda umudum (79) , Gönlümde bekleyişler çağrı kesilmiş (80) , Son şarkılarını tamamlarken kuşlar (90) , Gözlerimde zehir-zıkkım yokluğun (99) , Hatıralar mezadında bir kavgadır (100) , Sevgi ışıklarını yak artık n'olur Tanrı'm (106) , Saçlarında rüzgâr rüzgâr hasretler (107) , Şimdi bütün umutlarım karakışa yatmış (109) , Biliyorum: Çağ, çıkarlara gelin olmuş (115) , Bakakalırım hasret yüklü trenlere (116) , Gönlüm, aklımla birlikte düşünse (121) , Yalnızlık kaderimmiş öyle diyorlar (126) , Kafdağı'nın ardındaki barışa koş (128) , Bir başka tütecek şarkılarımızda zaman (135) , Su toprakla sevişir, su toprağın esiri (138) , Sabırsız rahmet yüklü yağmur (140) ' gibi mısralar, Bıldırki'nin şiir ikliminin sınırlarını çizer. Bu sınır da doğrusu, Bıldırki'nin çok iyi bir şair olduğunu göstermektedir.

ÖKSÜZ ÇOCUKLAR GİBİ

Dağların şiirini dinliyorum
Gözlerimde bir tutam yaş,
boynum bükük
Çaresizliğim diken diken avuçlarımda
Gönül kapılarım kapanmış
Ne arayan var, ne soran beni
Gözlerimde bir tutam yaş,
boynum bükük
Öksüz çocuklar gibi

Ellerim, ah ellerim
Böyle değildi eskiden
Turnalar sunamdan söz açardı
Turnalar hâlimi sorardı
Dostlar gülüşürdü çevremde
Acılı şarkılara ağlamazdım

Yüreğim taş taş oldu sevgiden uzak
Bu garip diyarın yabancısıyım
Gülücüklerini kıskanır oldum çocukların
Acıya, kedere, neş'eye
Hey, hey! diyen kuzucukların
Ellerim, ah ellerim
Böyle değildi eskiden

Bir bilinmez geceler gibi
Adı bilinmez şafaklarda umudum
Yarım elma, gönül alma
Ey güzel çocuklar n'olur alın
Ham meyvenin yarısını size sakladım
Adı bilinmez şafaklarda umudum
Gelecek günlerin neş'esine kadar
Güzel oyunlarınıza katılmayacağım
Bir köşede yaşayacağım
Gözlerimde bir tutam yaş,
boynum bükük
Dağların şiirini dinleyeceğim
Bir bilinmez gecede çaresiz
Öksüz çocuklar gibi.

1 Ocak 1972 (41)

Bıldırki, bu şiirinde; şiirin yazıldığı tarihi de dikkate alırsak, içinde bulunduğu yalnızlığını ve geçen günlere duyduğu özlemlerini anlatmaktadır. Dağların şiirini dinlemekten başka, tutabileceği bir yol yoktur. İçinde bulunduğu çaresizlik diken olmuş, avuçlarını kanatmaktadır. Üstesine üstlük, onu ne arayan var, ne de soran. Gönül kapıları bile kapanmış olan şairin öksüz çocuklar gibi boyun bükmekten (katlanmak) başka yapabileceği bir şey yoktur. Halbuki eskiden, bırakın insanları, turnalar bile ona sunasından (sevdiklerinden) söz açar, hatırını sorarlardı. Dostları çevresinde dolaşır, acılı şarkılara ağlamasına fırsat vermezlerdi. Yaşadığı garip diyarın yabancısı olan şairin, sevgiden uzak yüreği taş kesilmiştir. Bu katılık, şairin; her şeye boş veren çocukların gülücüklerine bile kıskanmasına sebep olmuştur. Fakat, umudunu adı bilinmez şafaklara bağlayan şair, her ne kadar çocukların oyunlarına katılmasa da, ham meyvenin yarısını onlara saklamıştır. Ancak kendisi, gözlerindeki bir tutam yaşla, bir bilinmez gecede, yalnızlık köşesinde öksüz çocuklar gibi yaşamaya devam edecektir. Çünkü bu yalnızlık, bir gün gelecek, adı bilinmez bir şafakla birlikte bitecektir.
Bu şiirde şair, mısra tekrarlarıyla da müzikaliteyi sağlıyor. Serbest tarzda yazılan şiirde 'yarım elma, gönül alma' gibi halk deyişlerine de yer verilmiştir.

KOÇAKLAR (ALP ERENLER) : Kapak kompozisyonunu İlhan Bilge'nin hazırladığı 12x19 ebadındaki 152 sayfalık kitap, Kutluğ Yayınları arasında (İstanbul-1975) çıkmış, kapak baskısı Kuşak Matbaası'nda, dizgi-tertip ve baskısı da Yüksel Matbaası'nda yapılmıştır.
'Musa Balı Bey Oğlu Adsız Bey' hikâyesiyle başlayan eser, 'Yıkım Günleri' ile bitiyor. Eserdeki 12 hikâyede, Çanakkale Savaşı ve sonrası anlatılıyor. Eser, uzun bir kaynak araştırması yapıldıktan sonra; 'Çanakkale'de en zorlu düşmanlarımızla çarpışan, günaşırı destanlar yaratan gazi dervişlerimizin, alp-erenlerimizin, kara koç yiğitlerimizin ve cümle koçaklarımızın hatırasını anmak, unutulmamalarını sağlamak için' (Önsöz, s.7 vd.) kaleme alınmıştır. İlkten sona bütün hikâyeler arasında, bir münasebet düşürülerek zincirleme yapılmıştır. Bu özelliğiyle eser, aslında bir nehir romandır. Eserin asıl kahramanları Adsız Bey ile Akça Gelin Oğlu Mehmet'tir. Bu iki isim, seçilmiş birer isimdir. Adsız Bey, bütün kahramanlarımızın yerini tutarken, Akça Gelin Oğlu Mehmet de bütün Mehmetçiklerimizin simgesi olmuştur. Aralarında Atatürk de olmak üzere eserde yer alan diğer kahramanlar, Çanakkale'de bizzat savaşanlardır.

Eser, Dede Korkut Hikâyeleri'nden ilhamla XX. Yy.'a indirilerek; nazım-nesir karışımı bir dille, daha doğrusu 'Dede Korkut üslubu'yla yazılmıştır. Ancak bu defa Dede Korkut, bir hikâyenin en tatlı yerinde 'Oyhanata' olarak karşımıza çıkıyor. Yayınlandığı yıl içinde okuyucunun büyük ilgisini çeken eser, Dede Korkut Hikâyeleri'nden sonra, sahasındaki ilk ve tek örnektir. Bu açıdan baktığımızda Bıldırki'ye de, modern çağın destancısı diyebiliriz. Yazar bu eserdeki üslubuyla daha sonraki bazı hikâyelerinde de karşımıza çıkacaktır: 'Tavukların serdarı göğsü güzel al horoz, vaktin erdiğini duyurmak için olmalı, kısa kısa, dahi kesik kesik dem tuttu, öttü. Kara gecenin yıldızları bile tek tek söner oldu. Alaca karanlıkta karşı yatan ulu dağlar dahi seçilmeye başladı. Şol minarelerde İslam bülbülleri şakıdı. Bazı evlerin pencereleri tek tük dahi olsa şavkıdı., turunculaştı. Sakalı ağarmış kocalardan bazıları yola düştü.' cümlelerinin yer aldığı Kuşluk Vakti de (42) , bu tarzın tipik örneğidir.

KADERSİZ BAŞIM OY'dan

'Meydan gümbür gümbür gümbürdedi. Yedi kat gökler, ve dahi kara yer bile 'Allah, Allah! ' sesleriyle inledi. Hüseyinoğlu İsmail Onbaşı, ulu Tanrı'mın bugün için yarattığı şol gâzi derviş, kavi kolları, güçlü bilekleri ile tamam elliye yakın kara dinli kâfiri boğazlayıp, canlarını cehenneme gönderdi. İleri hatlarda bulunan yiğitler yiğidi Hüsnü Onbaşı, takviye kuvvetlerimiz gelinceye kadar, kahramanca direndi. Kara dinli kâfire kan kusturdu. Çoğunu analarından doğduğuna pişman etti. Öcümüzü burunlarından fitil fitil getirdi. Boğuşmanın en amansız, en zorlu yerinde, göğsüne değen bir mermi sonucu, şehitlik katına yükseldi. İbrahimoğlu Ramazan derler, bir koçak vardı. O dahi durmadı. Kara dinli kâfirin içlerine kadar ilerledi. Aslanlar gibi dövüşüp, kaplanlar gibi vuruştu. Süngüsünü bir İngiliz domuzuna saplayıp çıkaramayınca, bir başka İngiliz domuzunun gırtlağına sarılıp ayıttı:
'- Ya ben seni boğmaz mıyım? Ciğerini sökmez miyim? Anandan doğduğuna pişman olmaz mısın? ' deyip, olanca gücü ile elleri arasındaki kâfir boğazını sıktıkça sıktı, canını cehenneme gönderdi. Bir başka kara dinli kâfir ona yetişti. Hep biliriz: Bu kara dinli kâfir köpekleri kalleş olur, kancık olur. Arkadan kıyıcı olur. Şimdi dahi öyle yaptı. Varıp, İbrahimoğlu Ramazan'a yetişti. Sırtına süngüsünü sapladı. İbrahimoğlu Ramazan; 'Yandım Allah! ' deyip, kuşça canını oracıkta teslim etti. Sonuçta kara dinli kâfir gerilemeye, kendi siperlerinden bile taşra çıkıp, gerisin geri kaçmaya başladı.
Emine bacı ve dahi kırk kızları, can yoldaşları bile durmadı. 'Vurun ha! Koman ha! ' deyip, kara dinli kafire yetiştikleri yerde kan kusturur oldular. Kara dinli kâfir erlerinden çoğunu yere serdiler, harman gibi yığdılar. Lâkin Han'ım, kaderin önüne geçilmez. Geçerse bile, bir ulu Tanrı'm geçer. Evveli, âhiri, başlangıcı, sonucu bir O bilir. Şehitlik defterini O tutar. Beli, Emine bacının dahi yazısını O yazmıştı. Kırk kızlarının önünde, kara dinli kâfir peşinde koşan Emine bacı dahi şehitlik şerbetini yudum yudum içti. Son sözleri: 'Tanrı'ma şükürler olsun. Mutluyum, mesudum.' oldu. Hemen kırk kızları, can yoldaşları dahi birer birer şehit oldular.
Kanlı boğuşmalar kesilince, Oyhanata'm koşup geldi. Şol Emine bacı ve dahi kırk kızlarının şehit olduğu yere vardı. Şehideler için, görklü Tanrı'ma duâ kıldı. Baktı gördü ki, bir büyük lâlenin çevresinde, kırk küçük lâle açılmıştır. İşi anlayıp, şah damarından kavradı. Yüreciği sevindi. Söyledi:
'- Şol mekân, evliyâlar yatağıdır.' dedi.
Koştu, vardı. Bu destanı düzüp, gâzi dervişlere, alp-erenlere anlattı, anlattı.' (43)

ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ (Hikâyeler, 1986) : İlk baskısı Nisan 1986'da yapılan eser, yazarın 4'üncü kitabıdır. Yazar bu eserinde, Koçaklar'da gördüğümüz destanî üslubunu tamamen terk etmiştir:
'Sis bastırdı, açıldı.
Yükselen binalar, yer yer, güneşin ışıklarını kesiyor, sokağa alaca gölgeler düşüyordu. Az sonra, yeniden yoğunlaşan sis, güneşin gözünü kör etti, ferini, ateşini söküp aldı. Fakat yine de, çıplak gözle ona bakmak zordu. Savran Ali, denedi bunu. Ellerini, şapkasının siperinin altına, alnına götürdü. Güneşe, öylece baktı. Gözleri kamaştı. Kaşlarının altında, göz pınarlarına yakın bir yerde, bir ağırlık duydu.
Güneş yeniden, temelli kapandı, kayboldu. Sisler, güneşi yuttu. Etraf seçilmez oldu.
- Keşke! dedi Savran Ali. Bu sis, hiç dağılmasa! Her şeyi örtse! Kusurlar, işlenmiş günahlar görünmese! ' (44)

Duru, sade ve sağlam bir Türkçe ile karşımıza çıkan, az sözle çok şey anlatan yazarın bu kitabında 13 hikâye yer alıyor. 'Binlerce Susam' ve 'Çekirgeler'in dışındaki diğer 11 hikâyenin hepsinde de asıl kahramanların çocuklar olduğunu görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda Bıldırki, çocuklar için yapıldığı söylenen edebiyatın fevkinde bir çocuk edebiyatının gerçek örneğini veriyor. Kendisiyle yaptığımız özel görüşmede, edebiyattaki sınıflandırmalara karşı olduğunu söyleyen yazar; 'Yaptığınız edebiyatta çocuğu öne çıkarırsanız, meseleyi kökünden çözümlersiniz. Çocuklar için yazan yazar olmaktansa, çocukları da anlatan yazar olmak istiyorum.' diyor.
Eserde yer alan 'Kırım' ile 'Çekirgeler' adlı hikâyelerinde yazar, klâsik hikâye plânını kırmaya çalışıyor. Yazar bu tutumunu, daha sonraki bazı hikâyelerinde de deniyor. Hikâyecinin Park Günlüğü (45) 'nde, iç içe geçmiş iki hikâye var: İlk hikâyede, Özlem'iyle tek başına sokaklarda yaşayan bir kadının, bakamadığı yavrusun düzenlenen bir oyunla elinden zorla alınmasına karşı gösterdiği tepki anlatılırken, ikinci hikâyede ise bulunan bir defterden anladığımız kadarıyla, birbirlerini delice seven, genelde parkta buluşan iki genç, birlikteliklerinden sonra doğacak çocuk yüzünden, onu daha çok erkeğin istemesi, kızın bu konuya olumsuz yaklaşması üzerine ayrılmaları anlatılıyor. Yazarın bu hikâyesinde trajik bir ikileme var: Çocuğu zorla elinden alınan Zehra Kadın, bağrına bastığı taş bebekle oyalanırken, ikinci hikâyedeki 'taşbebek' Melek, taşbebekliğini kaybetmemek için, henüz doğmamış bir çocuk yüzünden, Şehzade'sinden ayrılıyor. Burada sanki günümüzün modern kadını taşlanıyor gibi. Bu hikâyesinde Bıldırki'nin terazinin iki kefesinde tarttığı, 'olmazsa olur' demeye getirdiği Söke'de gerçekten yaşanmış olan iki dramı anlattığını görüyoruz. Kendi deyimiyle yazar, arada bir 'tezli hikâyeler' yazıyor. Bizim tespitlerimize göre Bıldırki, Türk hikâyeciliğine yeni anlatım biçimleri kazandırmanın örneklerini de veriyor.
İşgale uğrayan ülkelerinden sürülen Kırımlıların, kırım günlerini anlatan 'Kırım'da yazar; 'Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda! ' (46) sözleriyle hikâyesine başlıyor, aynı sözleri daha 5 yerde de kullanarak, okuyucusuna hiç sezdirmeden olaylar arasındaki geçişi sağlıyor. Bunda, Bıldırki'nin şair yanından getirdiği bir yönünü görüyoruz. Sanki yazar, hikâye bölümleri arasında 'nakarat' yaparak bağ kuruyor. Bu hikâyede Mustafa Cemiloğlu'nun doğuşu da sürpriz sonuç olarak karşımıza getiriliyor. 'Çekirgeler'de bu tavır, Romen rakamları ve alfabetik harflerle karşımıza çıkıyor:

'C
Sözüm ona, medenî dünyada yaşıyorum. Az buçuk, ben de medenî sayılırım. Ülkemde, Avrupa'ya, bu medenî dünyaya en yakın uçta yaşamıyor muyum? Çalışmakmış! Fazlasını verdim, köle oldum. Bir Maria'nın gönlünü almadım diye, barbarlara karıştım. İşimi kaybettim. Medenî yürüyüşmüş! Hak aramakmış! İçine tüküreyim. Çekirgeler gibi sokakları dolduracaksın. Ulu orta konuşacaksın. Bunca adamı tedirgin edeceksin, korkutup ürküteceksin. Olmazsa, kapı dışarı edeceksin!
- 'Bütün Türkler, dışarı! '
Oh, ne âlâ!
İşsizlik, canıma tak etti. Hangi kapıyı çaldımsa, ellerim boş, çevrildim. Çeşitli hakaretlere katlandım. Niçin?
Hepsi yalan! Bunca tuzaklar birer masal!
Bizi, körpe yaşta çektiler buraya. Aklımız-dan, gücümüzden, işimizden faydalandılar. Alın terimizin karşılığını bile, onların kasasında sakladık. Ülkemizden gelen seslere aldırmadık. Daha çok kazanabilmek hırsına kapıldık.
Sonuç?
Sonuç ortada.
Geride kalan posamızı ne yapacaklar?
Elbette, cadde-sokak, çarşı-dükkân, okul-ev, şehir-köy, ulu orta meydan meydan haykıracaklar:
- 'Türkler, dışarı! '
Karşı koyacağız.
- 'Karşı koyacağız da, ne olacak? '
Kendi payıma ben, bıktım, sıkıldım, tükendim. En iyisi, yurda dönmek, değil mi?
IV.
Öncüler, dönmeye başladı. Çekirgelerin akını kırıldı.
Ç
Çekirgelerden kurtuldum.
Artık, memleketimdeyim.
Çok şükür! ' (47)
Anlatım biçimi arayışı açısından 'Endişe' de dikkat çekici bir hikâyedir. Bu hikâyede giriş bölümü, sonuç bölümünde de tekrarlanarak, sanki 'giriş-sonuç' birleştirilmesine ulaşılmak istenmiştir.
14x20 ebadındaki 96 sayfalık kitabın kapak kompozisyonunu İlhan Doğan hazırlamış.

BİR BAŞKA ŞAFAK (Hikâyeler, 1994) : MEB Yayınları (847) arasında, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi (550) 'nde, Öğretmen Yazarlar Dizisinin 45 numaralı kitabı olarak Millî Eğitim Basımevi'nde İstanbul'da 1994 yılında (3. defa olarak) basılmıştır. Yazarın 3'üncü hikâye kitabında 16 hikâye, 112 sayfa içinde toplanmıştır.
Kitaba adını veren ilk hikâyede; 'Erkek evlat babası olmak isteyen Avukat Hâzım Dümenci'nin, hanımı Dilârâ'dan Bircan adlı bir kızı olur. Büyük anne Sabriye Hanım'ın tepkisine rağmen, küçük kıza hem Bircan adı verilir, hem de bir sütana tutulur. Babadan kalma konakta, bu doğumun şerefine ünlü konuklara bir parti verilir. Partide her konuda görüşmeler yapılırken, Bircan ağlamaktadır. Ağlaya sızlaya, güle oynaya serpilen Bircan, daha çağdaş okullarda okur, babası ve annesiyle arası şeker renk olur. Bu sırada konağın yıkılması, yerine apartman yaptırılması kararlaştırılır. Yeni bir eve çıkılır. Yıkım için işçiler konağa ilk kazmayı vurana kadar -araya Bircan girer- Sabiye Hanım, direnir. Ona göre konağın harcında,'rahmetlinin göz nuru' vardır. Bircan'ın yaptığı söz oyunu üzerine konak yıkılır.'Yeni evde hüzün ve neşe, birbirine karışır.' Amerika'daki bir üniversitenin imtihanını kazanan Bircan, -annesinin onunla birlikte bu yeni ülkeye gitmeme kararına rağmen- yola çıkar. Kemerler bağlanır, uçak havalanırken Sabriye Hanım'ın son öğüdü, gökyüzünde çınlar; 'Yaban elde, eline, beline, diline sahip çık.' Orada uygar olma hastalığına kapılan Bircan, koluna taktığı Teddi ile birlikte, eski konağın yerinde 'cansız bir kütle gibi yükselen koca apartman'a geri döner. Orada yitirilen Sabriye Hanım yoktur. Hâzım Dümenci ile eşi Dilârâ, onların evlenmelerine karşı çıkarlar. Hele Dilârâ, hemen 'olmaz'ı basar. Bu ikisinin ellerine sarılmaya çalışan zenci Teddi'yi, Bircan, içine düştüğü güç durumdan kurtarmak için araya girer:
'Teddi, gördüğü heyecanı yanlış anlamış olmalı, gülüyor. Teşekkür etmek için Hâzım Dümenci ile Dilârâ'nın ellerine sarılıyor.
Her ikisi de, sanki anlaşmış gibi, ellerini Teddi'den kaçırdılar, sakladılar. Bu defa şaşalayan, apışıp kalan Teddi oldu. Dilârâ'yı hafakanlar bastı, bayıldı. Hâzım Dümenci, kolonya aradı. Bircan, Teddi'yi tuttu, balkona çıkardı. Ona, olanı biteni anlattı. Teddi, öfke dolu. Hemen bu evden çıkmak, başını alıp gitmek istiyordu.
Bircan, onu teselliye çalıştı.
- Üzülmene gerek yok, Ted! Bizde güzel bir söz var: Bıçak, kendi sapını yontmaz. Şimdi kızdılar ya, aldırma! Ben, az sonra gider, konuşur, onları yumuşatırım. Üzülme e mi?
Beriki;
- Olur! Üzülmem! dedi.
Fakat her halinden fırsat kolladığı belliydi. Düşündü. İlk tanıştıklarında Bircan, şimdi içinde yaşadığı azabı, ne kadar özlü bir sözle Teddi'ye söylemişti.
- 'Anlayanla taş taşı, anlamayanla bal.'
Dilârâ ayıldı. Bircan'ı çağırdı. Ana, kız baş başa verip, konuştular. Dilârâ, yeniden 'olmaz'ı bastı. Hâzım Dümenci, Teddi'nin gidişine mani olmadı.
Teddi, ana diliyle söylendi:
- Sizinle, dedi, bal bile olsa, yemem!
Bircan'da şafak attı. Telâştan ne yapacağını şaşırdı. Aklı başına gelince, Teddi'nin arkasından koştu. Aradı, aradı.
Teddi, hiç bir yerde yoktu.
Teddi, çekip gitmişti.
Bircan, omuzlarında utancının ağırlığı ve de karnında Teddi'den bir can olduğu halde, eve döndü. Hiç kimseyle konuşmadı. Kendisine gösterilen, balkonlu odaya geçti. Uzun uzun düşündü, ağladı. Hesap, kitap etti. Kurtuluş için kararını verdi. İçine doğan ani ilhamla, balkona koştu, aşağıdaki derin boşluğa, gözünü bile kırpmadan, öylece kendini bırakıverdi.
Apartmanda ağlayışlar, dövünmeler. Toprağa verilen telli, duvaklı Bircan. Zavallı kız! Merak ediyorum, neyin, kimin günahını yüklendin? 'At tırnaktan, insan kulaktan kapar.'mış. Sen de öyle yaptın, kazancın oldu mu?
Şafaklar değiştikçe, acılar bitti!
Fakat annenle baban, hemen her gün, çekişiyorlar. Kendi ismini, kendi kişiliğinde yaşatan Dilârâ, babana dil döküyor:
- Söyle, diyor, bir bebek istiyor musun?
Hâzım Dümenci, bu defa, yeni bir oyuna düşmekten korktuğundan ve seni unutamadığından olmalı, 'hayır'ı kuvvetlice basıyor, ekliyor:
- Keşke,diyor, 'Dağlar kadar kamburu olsaydı da, bizimle beraber olsaydı.' Bircan, Teddi'yle yaşasaydı, sence ne fark ederdi, söyler misin? ' (48)

Bu hikâyede ana tema, nesiller arasındaki çatışma ve değişiklik adına güzel geleneklerimizin yıkılması üzerine kurulmuştur. Hikâyede yazarın, karakterlere göre isim verme alışkanlığı sürüyor. Hâzım (her şeyi hazmeden, sineye çeken) , Dümenci (Her yöne esen, eğilen) , Dilârâ (Gönül çelen, dil döken, aldatan) , Sabriye Hanım (Sabreden) , Bircan (Tek can, bir evlat) .
Bu kitabın daha önceki baskıları da; 1988 ve 1992 yıllarında MEB tarafından yapılmıştır.

GÜN ÇARIĞI SIKINCA (Hikâyeler, 1990) : Yazarın kendi adına bastırdığı 4'üncü hikâye kitabı, yine İzmir'de Doğruluk Matbaası'nda dizilip basılmış. 14x20 ebadındaki 120 sayfalık kitapta, 7 hikâye var. Bunlardan uzun hikâye tarzında yazılan Şehrin İki Delikanlısı'nda, 12 Eylül öncesi devri ele alınmış, zıt görüşlü kahramanlar anlatılmıştır.
Gün Çarığı Sıkınca'nın 'Gülfidan'ı, ne zorlu bir kaderin eline düşmüş; 'Gün çarığı sıkınca, çarık da ayağı sıkarmış. Ama ya umutlar? ...' ana fikri, bu hikâyede başarılı bir şekilde işlenmiştir:
'Dünürcülerden Hüseyin'in hatırlatmasıyla, Gülfidan'ı çağırdılar. Gülfidan, ne yaptılar, ne ettilerse de, takı konusunda diretti.
- Eliniz dardaysa, çeyiz pazarında işiniz neydi? dedi. Bozuk bozuk deyip duruyorsunuz. Allah'ın bozuklarına kıran mı girdi? Düğün bu bozukta olmazsa, bir başka bozukta elbette olur.
- Hangi bozukta?
- Kısmet.
Araya giren olmadığından mıdır, nedir, beklenen anlaşma olmadı. Dünürcüler ters yüz, asık suratlarıyla geriye döndüler. İsmail Ağa buruk, üzgün. Gönlünde endişelerin bin bir yumağı. İçinde bir his var. Sanki Gülfidan'ın düğününü asla görmeyecek! Beklenen, bolluk dolu bozuk, bir türlü çıkıp gelmeyecek. Gülfidan toy, acemi. Diretmese, o kadar üstelemese, babası bu defa razı olacak, düğün gününü mutlaka verecekti. Bu iş uzamayacak, mutluluğa giden yolun başında hem Gülfidan, hem Fikret, yeni umutlara doğru yol alacaklardı.
Kısmet değilmiş.
Arası geçmedi. Yağmurlu bir gecenin sonunda İsmail Ağa öldü. İki kadın, bir çocuk, köylülerin de yardımıyla, cenazeyi kaldırdılar. İsmail Ağa'nın ne kadar çok seveni varmış? Cümle alem, bütün köylü, törene katıldı. Fakat Ahmet, çok yakında olmasına rağmen, çıkıp, çekip gelmedi. Kardeşleriyle anasını, bir başlarına, yapayalnız bıraktı. Sonra sonra, köyüne haberi geldi. Şehirden, yüksek sosyeteden, zengince birinin kızıyla evlenmiş. Karısı istemediği için, doğduğu yeri, yurdu unutmuş.
Yıllar, yılları kovaladı. Beklenen, bolluk dolu bozuk, bir türlü görünmedi. Babasının sağlığında, kim bilir, belki de ona güvendiğinden olacak, herkese kafa tutan Gülfidan, evde kaldı gitti. Yalnız evde kalsa, ne iyi. Ne zaman sokağa çıksa, konu komşuyu ziyarete hazırlansa, iki omuzunda iki çocuk. Bu çocuklar da kimin, diyeceksiniz.
Kimin olacak? Süleyman'ın.
Gülfidan'ın saçlarında aklar, ellerinde kınalar!
Gülfidan'ın yüreğinde kımıl kımıl duygular: Nasıl olsa bir gün gelecek, şu garip omuzlarında kendi çocuklarını da taşıyacak!
Kınalı Gülfidan! Nazlı Gülfidan!
Yüreği bin bir okla yaralı, Gülfidan!
Herkes yolunda gitti. Olan sana mı oldu?
Omuzundakiler yetmiyor gibi, peşindeki bu çocuklar da ne?
Bak, nasıl da uzun dilliler?
- Gülfidan abla, kız Gülfidan abla! Bize söyler misin, düğün ne zaman?
- Bozukta!
- Hangi bozukta? ' (49)

Gördüğümüz kadarıyla Bıldırki, bu kitabında da kendisine has çizgisini sürdürüyor. Onun Beşparmak dergisinde yayınlanan hikâyelerinden; Hikâyecinin Park Günlüğü (Sayı:2) , Küçük Adamlar (Sayı:5) , Yağmurlar Bastırınca (Sayı:7) , Bir Gecenin Sonunda (Sayı:22) , Hüseyin (Sayı:34) , Yeni Bir Güne Doğru (Sayı:38) , Çakır Keyif (Sayı:42) , 'Güvercinler Kanada Kalktı (Sayı:66) adlı eserlerinde Söke ve çevresinde yaşanan olaylar ele alınıp işleniyor50.



EKLER:
1 KABAKLI Ahmet, Türk Edebiyatı IV. Cilt s.273 Ağustos 1991-İstanbul
2 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Hisar Sayı:67 s.32 vd. Temmuz 1969
3 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Türk Edebiyatı Sayı:144 s.58 vd. Ekim 1985
4 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı:53 s.27 vd. Nisan 1970
5 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Şafak Yıl:2 Sayı:16 s.9 vd. Nisan 1969
6 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Doğuş Edebiyat Sayı:13 s.17 vd. Nisan 1983
7 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Töre Hikâye Özel Sayısı Sayı:119 s.24 vd. Aralık 1980
8 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Millî Eğitim ve Kültür Yıl:3 Sayı:12 s.127 vd. Ekim 1981
9 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Dolunay Sayı:4 s.26 vd. Nisan 1986
10 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Beşparmak Sayı:1 s.4 vd. Eylül 1989
11 HİSAR'dan BİYOGRAFİLER, Hisar / Sayı:108 s.17 Aralık-1972
12 A.g.e. s.83 vd. Birinci Basım 1974 - İnkılâp ve Aka Basımevi İstanbul
13 A.g.e. Cilt 1 s.424 Ocak 1977 Dergâh Yayınları-İstanbul
14 KORKMAZ Alâaddin, 'Bursa'da Zaman' Çevresinde Bir Şair Bir Hikâyeci-Doğuş Edebiyat Sayı:28 s.21 vd. Mart 19985
15 BURAK Osman-Bursa'da Zaman, Tohum Sayı:43 s.26 vd. Eylül-Ekim 1969
16 ÇOKUM Sevinç-Hikâye Yarışması Hakkında, Töre Sayı:115 s.3 vd. Aralık 1980
17 ERCİLASUN A. Bican Doç. Dr. -Üç Hikâye, Töre Sayı:118 s.20 vd. Mart 1981
18 A.g.e. s.14
19 A.g.e. s.13
20 TUNÇBİLEK Osman-Kitaplığımızdan, Öncü Edebiyat Yıl:1 Sayı:3 s.15 / Temmuz 1995
21 ŞÜKRAN Hikmet-Dergilerimiz Doğuş Edebiyat, Töre Yıl:12 Sayı:144 s.70 / Mayıs 1983
22 AKSOY Alper-Panaroma, Millî Eğitim ve Kültür, Yıl:3 Sayı:12 s.3 vd. / Ekim 1981
23 ALP BAYBURTLU Ömer-Kitaplar Arasında, Türk Edebiyatı Sayı:152 s.64 / Haziran 1986
24 ÇOKUM Sevinç-Bir Yarışma ve Gökkuşağından Hikâyeler, Türk Edebiyatı Yıl:23 Sayı:257 s.19 vd. / Mart 1995
25 AKALIN Nazir-Erzurum Dergileri, PALANDÖKEN Sayı: 4 s.18 vd. 1 Mart 1993
26 DURUCAN Muhsin-Oyhan Hasan Bıldırki ile Söyleşi, BEŞPARMAK A.K.S.D. / Sayı:4 s.16 vd. Aralık 1989
27 PÜLTEN Selim Sabit-Oyhan Hasan Bıldırki'nin Sanat Tutkusu ve Bu Dergi, Beşparmak A.K.S.D. / Sayı:21 s.3 Mayıs 1991
28 GÜLHAN M. Ali-Oyhan Hasan Bıldırki ile Söyleşi, Beşparmak A.K.S.D. / Sayı:21 s.8 Mayıs 1991
29 GÜLER Abdülkadir-'Gün Çarığı Sıkınca' ve Oyhan Hasan Bıldırki, BEŞPARMAK A.K.S.D. Sayı:21 s.9 / Mayıs 1991
30 ÇAĞBAYIR Yaşar-(Edebiyatımızda Söke ve Sökeli Edebiyatçılar) / SÖKE s.195 vd. Ayma Matbaası-1989 İzmir
31 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Bütün Fidanlar Sımsıcak / s.25 MEB Basımevi 1994-İstanbul
32 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Bütün Fidanlar Sımsıcak / s.56 MEB Basımevi 1994-İstanbul
33 A.g.e. s.53
34 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.81 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
35 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Hüseyin-Beşparmak A.K.S.D. Sayı:34 s.2 vd. Haziran-1992 / Türk Edebiyatı Yıl:26 Sayı:292 s.40 vd. Şubat-1998
36 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.33 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
37 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Hikâyecinin Park Günlüğü-Beşparmak A.K.S.D. Sayı:2 s.16 vd. Ekim 1989
38 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.33 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
39 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.72 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
40 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm-Hatıralar / s.96 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
41 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.78 vd. Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
42 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Kuşluk Vakti-Türk Edebiyatı Yıl:25 Sayı:289 s.48 vd. Kasım-1997
43 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Koçaklar / s.107 vd. Kutluğ Yayınları İstanbul-1975
44 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Üçüncü Günün Öğlesi / Binlerce Susam,.s.46 Doğruluk Matbaası-İzmir 1986
45 BEŞPARMAK A.K.S.D. Sayı:2 s.16 vd. Ekim 1989
46 ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ, s.39
47 ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ, s.59 vd.
48 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Bir Başka Şafak / s.16 vd. MEB Yayınları, İstanbul-1994
49 GÜN ÇARIĞI SIKINCA, s.15 vd. Doğruluk Matbaası, İzmir-1990
50 GÜLER Hilâl, SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI- S.351 vd. Uludağ Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi.
 
ESERLERİ
Radyo ve televizyon çalışmaları da bulunan yazarın basılmış eserleri şunlardır:
Liseden Sesler -şiir, 1964-
Atatürk Aramızda -seçilmiş şiirler, 1991-
Bütün Fidanlar Sımsıcak -şiir, 1994-
Ceylan Gözlüm -şiir, 1997-
Bulutlar Pusuda -şiir, 2006
El Değmedik Sevdalara Uyanmak -şiir, 2007
Gökyüzü Yeniden Mavileşir -şiir, 2008
Yurdumun Şairleri Antolojisi 2010 -şiir, 2011

Dönülmez Yol -roman, 1964-
Çanakkale Destan Destan -nehir roman, 2008

Koçaklar -millî hikâyeler, 1975-
Üçüncü Günün Öğlesi -hikâyeler, 1986-
Bir Başka Şafak -hikâyeler, 1988, 1992, 1994-
Gün Çarığı Sıkınca -hikâyeler, 1990-

Dil Çerezleri-araştırma, 1999-

Üç Elmadan Biri Sana / Söke Masalları -masal, 2001